• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Buharkent-ziraat-odas%C4%B1-275153702604520/?fref=ts
BUHARKENT ZİRAAT ODASI

BAŞKANIN KALEMİNDEN


2009 Yılında Tarım    21.09.2016


2009 yılı her bakımdan olduğu gibi tarım açısından da küçülmenin yaşandığı bir yıl olmuştur.   2009 yılı ithalatı 140 milyar dolar civarında gezerken ihracatımız ise ancak 100 milyar doları aşmıştır. Tarımın ihracattaki payı ise %3 ün az altında kalmıştır. Bu da rakamsal olarak 2,8–3 milyar dolara tekabül eder ki son derece yetersizdir.  Ülkemiz işsiz sayısındaki artış ise korkunç rakamlara ulaşmıştır.2006 yılında tarımda istihdam edilen kişi sayısı 5 713 000 kişi iken bu rakam 2009 da 4 600 000 kişiye düşmüştür. Bu da tarım ürünleri getirisinin istihdama yansımasıdır.   Tarım ürünleri satış fiyatlarının düşük seyretmesi girdilerin genelde enflasyon üzerinde fiyatlanması pek çok girdi de olduğu gibi gübre kullanımını asgariye çekmiştir.2003 yılında Ege Bölgesinde toplam kimyevi gübre satışı 300 bin ton/yıl olurken bu rakam 2009 da 100 bin tonun altına düşmüştür. Çünkü üreticinin gübre alacak takati kalmamıştır.  2009 yılı Ege, Aydın ve ilçemiz Buharkent çiftçisi açısından yüz güldürecek bir tarım sezonu olmamıştır.    Süt üreticisi yılın ilk yarısında çiğ süt fiyatlarının0,50 TL ve altında gerçekleşmesi ile ineğini kesime göndermiş, piyasadaki arz –talep dengesinin bozulması ile çiğ süt fiyatları 0,84 Tl ye kadar yükselmesine rağmen bu fiyatlarda uzun süre kalması dahi geçmiş yılların zararını telafi etmeyecektir.   Kırmızı et fiyatlarının 2007,2008 de çok düşük seyretmesi ile etlik küçük ve büyükbaş üretim kapasitelerinin azalması neticesinde Aralık ayında kesimler13–14 TL//Kg a yükselmiş perakende kuşbaşı ve kıyma fiyatları 22-25 TL olmuştur. Bu perakende fiyatlar tüketicinin alım gücünün üzerindedir.    Et ve süt üreticisinin hayvanlarını elden çıkarması neticesinde,,tüketimin düşmesiyle yonca,mısır hak ettiği fiyata ulaşamamıştır.    Pamuk fiyatlarının desteklemeler hariç 6,25,-7,40Tl aralığında gerçekleşmesi masraflarını karşılamadığı anlamında olup, ekim alanlarının yok olmuş derecesinde daralması, Türk çiftçisinin, her türlü destekten yararlanan Yunan ve ABD çiftçisine ezdirilmesi sonucunu doğurmuştur.    Zeytinin yok yılı olmasına rağmen, rekoltenin az üzerinde gerçekleşmesi bahane edilerek tüccar tarafından fiyatlar kırılmış ortalama fiyat 0,80 T l olarak gerçekleşmiştir.Zeytin yağı fiyatlarının şu anda 3,5-4 TL olarak işlem görmesi yağlık zeytinin fiyatının 0,40 gibi değer bulduğunu gösteriyor.  İncir son yılların en kötü sezonunu yaşadı.”İlk ihracat tarihi “saçmalığı incir üreticisinin hak ettiği fiyata kavuşmasını gene engelledi. TARİŞ İncir Birliği’nin orta halli bir tüccar seviyesine düşürülmesi, Pamuk Birliği’nin içine düşürüldüğü zor durum 2009 da aklımızda kalan acı anılardan. İncir Birliği’nin hala üreticiye ödemelerini tamamlamamış olması en büyük ayıp. TARİŞ eski itibarını geri kazanmalıdır. Bu da gerçek anlamda üreticiden yana olmak ve gerçek anlamda kooperatifçilik yapmaktan geçer.Hükümetin ise çiftçi ve köylüye karşı vurdumduymazlığı ise tam bir facia. Türk çiftçisinin kaybettiklerini 3,25 Tl/dekardaki mazot ,4,25 Tl gübre ,dekarda 50-300 Tl arasındaki sertifikalı fidan desteği geri kazandırmayacaktır.    Türk tarımı bir paket halinde yeniden ele alınmalı, girdi ve ürün satış fiyatları gerçek olarak rakamlaştırıldıktan sonra, yapısal değişikliklerle planlamalarla Türk tarımı düştüğü çukurdan çıkarılmalıdır. 

06.01.2009

 

 





Türk tarımının yapısal eksikliklerinin, dünya fiyat ve şartlarına göre üretim yapamamasının sıkıntısını yine Türk çiftçisi çekmekte.

Ülkemizde gerçek anlamda pamuk üretiminin 18. Yüzyılda başladığını ve üretimin sanayinin hizmetine sokulduğunu görmekteyiz. Cumhuriyet döneminde ise Aydın’ın pamuk üretim merkezlerinden birisi haline gelmesinin en önemli nedeni Nazilli Sümerbank’ın açılması olmuştur. Hafızamızı yoklayacak olursak özellikle 1960 ve 70’li yıllarda Türk çiftçisinin “altın yılları” olmuştur. Bunun da en önemli nedeni üreticilerin büyük oranda pamuk tarımına meyletmiş olmasıdır. Son yılarda pamuk tarımında ve üretimde çok büyük oranlarda gerilemeler görülmüş,1996 yılında yaklaşık olarak 960 bin dekar arazide pamuk ekilirken 2012 yılında bu rakam 505 bin dekara gerilemiştir. Pamuk lif üretimi ise1996 yılında 98 530 ton iken 2013 yılında 112 000 tona yükselmiştir. Bunun da nedeni dekar başına üretilen pamuk miktarındaki sevindirici artıştır. Dekar başına lif veriminin 103 kg’dan 209 kg’a çıkmış olması artık ülkemiz üreticisinin modern tarım tekniklerini uyguladığının, makineleştiğinin, uygun tohumu seçtiğinin, gerekli zirai mücadeleyi yaptığının göstergesidir.

Türk üreticisi ve Aydın çiftçisi pamuk tarımının tüm gereklerini yerine getirdiği ve dekar başı üretimde rekorlar kırarken niçin pamuk ekiminden kaçınmaktadır?

Bunun da en büyük nedeni son yıllarda karşımıza çıkan pamuk fiyatlarındaki düşüş ve girdilerdeki artışın sürmesidir. Bunun da en büyük nedenini araştırdığımızda karşımıza öncelikle dünya pamuk piyasalarındaki dalgalanmalar ve düşüşler çıkmaktadır. Bu yazımızda ülkemizde pamuk tarımının gerilemesinin dış nedenlerine kısaca değineceğiz.

Uluslar arası alanda pamuk politikaları her ne kadar arz-talep dengesine bağlı olsa da ABD, pamuğun uluslar arası ticari yönetimini elden bırakmamak niyetindedir. 1996-2002 yılları arasında yedi yıllık süreç içerisinde çiftçiye doğrudan gelir desteği yapılmasını öngören sistem uygulamıştır. ABD menşeli tarım ürünlerinin yabancı ülkelere teşvikli ihracatını öngören söz konusu program kapsamında ülkemize 1999 yılından günümüze verilen kredilerin yaklaşık %30’u pamuk ithalatında kullanılmıştır.

AB ‘de pamuk üretiminin desteklenmesi 1981 yılında Yunanistan’ın ile başlamış, 1986 yılında İspanya’nın katılımıyla uygulama farklılaşmıştır. Pamuk, Ortak Tarım Politikası kapsamında desteklenmekte, ödemler Avrupa Tarımsal Garanti ve Yönlendirme Fonu (FEOGA) Garanti bölümünden finanse edilmektedir. AB Yunanistan için 300 bin hektar için 594 €/ha destekleme sağlamakta, Avrupa Konseyi tarafından mevsim başında belirlenen hedef fiyat ile dünya fiyatı arasındaki fark, çırçırcı aracılığı ile üreticiye ödenmektedir. Bu da Tl karşılığında dekarda 170 Tl’ye tekabül etmekteydi. Dekar verimi 250-300 Kg olan Yunanistan’da kg başına verilen doğrudan destekleme 0,61 Tl civarında idi. Yunan ve AB çiftçisinin bugün hala pamuk tarımı yapıyor olmasında korumacı tedbirlerin ve doğrudan desteklemelerin varlığından söz edebiliriz.

Dünya pamuk stokunun neredeyse yarısının Çin’in elinde olması Çin’in, pamuk ithalatını kısıtlaması pamuk fiyatlarının uluslar arası piyasalarda gerilemesinin nedenleri arasındadır.

2013 yılında 550 bin ton üreten çiftçimiz 2014 sezonunda yaklaşık olarak 700 bin ton pamuk üretmiştir. Bu üretim artışının nedeni pamuk fiyatlarında yükselme beklentisidir. Türk pamuğunun yıllık 1,5 milyon ton pamuğa ihtiyacı varken, cari açık ekonominin en büyük handikabı olarak karşımızda dururken pamuk gibi en az elli sektörde katma değer yaratan bir ürünün AB ve ABD standartlarında desteklenmemesi Türk ekonomisi için bir çıkmazdır.

Makineleşme, modern tarım gereklerini uygulama, GDO’suz üretim ile dekar başı verimde üstün başarılar elde etme başarısını göstermiş olan Türk pamuk üreticisinin küstürülmesi, pamuktan uzaklaştırılması Türk ekonomisi ve sosyal hayatı bakımından umulmayacak olumsuz sonuçlar doğuracaktır

AB ve ABD gibi pamuk üreten ülkelerin kendi çiftçilerini desteklemeleri, pamuk ihracatına ayrıcalıklar sağlamaları Türk pamuk üreticisinin sadece 55 kuruşluk bir desteklemeyle baş başa bırakılması pamuk tarım alanlarının ve üretimin gerilemesinin başlıca nedenidir.

22 Ekim 2014, Çarşamba




Zeytin ve Enerji    21.09.2016

 Son günlerin gündem konularının başında Soma'daki zeytin katliamı gelmekte. Haliyle bu konu da ilgilenenleri her konuda olduğu gibi yine iki ters kutba ayırdı: Doğa mı? Enerji mi? Tarım mı? Enerji mi?

Ülkemizin enerji ihtiyacının büyük bir bölümünün ithal yoluyla petrol ve doğalgazdan sağlandığı herkesin malumudur. Hiç kimse bu ülkenin parasının ve emeğinin başka bir ülkenin hazinesine gitmesini istemez. Hiç kimse elektriksiz yaşamayı düşünemez. Elektriksiz bir hayatın ilkel yaşam olduğunun herkes bilincinde. Peki, sorun nereden kaynaklanıyor?

Sorunun birinci kaynağı enerji lobisi, ikincisi ise politikacılar. Para dışında hiçbir kutsalı tanımayan ve gönlünde tanımayan bu lobi yasaları da tanımadığı gibi politikacıları da kendi kutsallarına alet ederken yukarıda belirttiğimiz ülkenin enerji ve döviz ihtiyacından hareketle, hükumeti ve milletvekillerini yumuşak karnından vurmaktadırlar.

Zeytin katliamına karşı çıkanlar için Soma olayında en önemli önemli argüman doğa ve çiftçilerin aç kalmaları idi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, demecinde önce zeytinden yana görünürken, ”dağ taş zeytin oldu” gerekçesiyle, son cümlesinde enerji lobisinin safında yer aldığını göstermiştir.

Burada birkaç itirazımız olacaktır. Birincisi Soma’da kanunsuzluk yaparak olayları bu noktaya taşıyan zeytin üreticisi değildir. İkincisi “lider ülke Türkiye” hayalinde olanlar samimiyseler zeytin ve zeytinyağı üretimimizde de dünya lideri olmamızı arzu etmelidirler. Üçüncüsü 165 milyon zeytin ağacı bu ülke için çok değil azdır ve en az 150 milyon zeytin ağacına daha ihtiyacımız bulunmaktadır. Ülkemizde üretilen 180 milyon litre zeytinyağının 70-75 milyon litresi iç piyasada tüketilmektedir ki gıda olarak tüketim ise hala 80 bin tonu bulmamaktadır. Bu da kişi başına tükettiğimiz zeytinyağının yılda bir litre olduğuna işaret etmektedir. Siyasetçiye düşen (eğer gerçekten siyasetçi ise) üretim kaynaklarının yok edilmesini savunmak değil iç tüketimi artırmak ve ihracatı artırmak için yasa ve yönetmelikler çıkarmaktır. Gıda olarak kullanılan diğer yağların sağlığa zararlarından ve zeytinyağı tüketiminin insan sağlığına yararlarından hiç bahsetmeden, hükumetin sigara ve tuza karşı açtığı savaşın yanında, ”sağlık için zeytinyağı tüketin” kampanyası başlatmasını beklemek en doğal hakkımızdır.

2014 yılında değiştirilmek istenen ziraat odalarının tepkileri ve zeytin üreticilerinin direnişi sonrası bu yasa komisyondan geri çekildi. Şuna emin olunuz ki enerji lobisi bu işin peşini bırakmayacak daha aşırı olmak üzere zeytin ve tarımı yok etmeyi amaçlayan yeni bir yasa ile ortaya çıkacaktır. Tabii ki kendileri perde arkasında politikacıları önünde…

Gelelim Aydın'a… Soma'daki tehlike Aydın’da yıllardır mevcuttur. 3573 sayılı kanunun 20'nci maddesi Aydın’da yıllardır çiğnenmekte, yasaya aykırı davranılarak jeotermal enerji santralleri inşaatları sürdürülmektedir. Aydın’da hiçbir jeotermal enerji santrali zeytinliklere 3 kilometreden daha uzak mesafede değildir.

Hiç kimse jeotermal enerjinin temiz enerji olduğunu iddia etmesin. Bu enerji ancak Türkiye dışında temiz enerjidir. Bugün bazı jeotermal enerji santralleri termik santrallerden daha fazla kirlilik ortaya çıkarmaktadırlar. Atmosferi, yer altı sularını, tarım topraklarını kirletmekte, ağır metal kirliliğine neden olmaktadırlar. Büyük Menderes’in ruhuna “el Fatiha” diyeli yıllar oldu. Jeotermal kuyulardan salınan her gaz ve akışkan civa, arsenik,sülfür, bor, radon, sodyum, alüminyum,klorür, sülfat, hidrofosfat, hidroasenat, demir bikarbonat, karbondioksit doğal çevremizi onarılamayacak şekilde tahrip etmektedir.

Bundan sonra ne yapalım? Her ne kadar bazı jeotermal şirketlere yasaları “yasaları çiğnemeyin, zeytinliklerimiz yok etmeyin, tarımıma zarar verip ekmeğimizi elimizden almayın, sulama ve içme sularımızı kirletmeyin" desek de bu uyarıların hiçbir yararı olmayacaktır.

İl Gıda ,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü üzerine düşeni yapmaya devam etmeli, Aydın dahilinde açılan sondaj kuyularının ruhsatları yeni baştan ve tamamı denetlenmeli, ruhsatsız kuyular açan şirketler hakkında gereken müeyyideler uygulanmalıdır. Mevcut jeotermal santrallerin yasaya ihlalleri tekrar ele alınmalı. Kurulacak ve kurulma safhasında olan santraller için ÇED raporlarında olumlu görüş verilirken daha titiz davranılmalı. Birinci sınıf tarım alanlarının içine sondaj kuyusu açılmaması için gereken tedbirler alınmalı. Jeotermal kuyu ve santrallerin tarım ürünlerine zararları ağır metal birikimi, meyve ve yem bitkilerinde kalıntı birikimi, tarım topraklarının kirlenmesi ve tarıma diğer tüm etkileri bakımından ele alınıp tedbirler sıkılaştırılmalıdır.

DSİ Bölge Müdürlüğü olarak da Büyük Menderes'e ve yetki sahasına giren 5686 sayılı yasada belirtilen mücbir sebepler dışındaki tüm deşarjlar denetim getirilerek gerekli cezalar uygulanmalıdır. Ey Aydın İl Çevre Müdürlüğü sizleri jeotermal alanlarda ve patlayan kuyularda ne zaman göreceğiz? Sayın Valimiz, konu önünüze geldiğinde lütfen kamu yararında tercihinizi jeotermal şirketlerden yana değil tarımdan ve ekmeğini zeytinden çıkaran üreticiden yana koymanızı istirham ediyoruz. Zeytin üreticileri olarak hakkımızın gasp edilmesine izin vermeyelim. Jeotermal enerji santralleri zenginliklerimizdir en fazla 3 kilometre yakında inşa edilebilir. Fiilen zeytin dikilmiş bulunan alanlarımızın yok olmasını istemiyorsak tapu dairelerinden cins tahsislerini yaptıralım. Ve kesinlikle tarım alanlarımızı ne kadar yüksek fiyat verirlerse versinler bu amaçla satmayalım. Satılan zeytinliğini bir daha geri alamadığın gibi komşunun da tarım tarla ve bahçesinin yok olmasına neden olma. Alaşehir’i gör ve unutma… 






Günümüzde Aydın sözcüğünün akla getirdiği ilk simge incirdir. Bu Türkiye’de, Avrupa’da ve Dünya’da böyledir. Ve hatta ABD’de ülke imajları ile ilgili yapılan bir ankette, Türkiye denilince akla gelen ilk sözcük de incir olmuştur. Bugünün algısı da değildir. Menderes Ovası'nın bu zenginliği Antik Çağda da mevcuttu. Özellikle zeytin ve incir, bölgenin karakteristik ürünleri arasındaydı. Karia'da üretilen zeytinyağı İ. Ö. IV. yüzyılda Atina'da bile tanınmaktaydı.

İncirin, kurutulma özelliği olan ve incircilik açısından gerçek ekonomik güç olarak tanımlayabileceğimiz bu eşsiz meyvenin sınırlarını, doğuda Buharkent’in Kızıldere Köyü (Mahallesi), batı sınırının Selçuk’un doğu köyleri, kuzeyde Tire ve Ödemiş’in bazı köyleri ile güneyde Söke’nin Argavlı Köyü (Mahallesi) olarak belirlemek gerekir.

Buharkent, Köşk, Nazilli, Sultanhisar, Kuyucak, Aydın Efeler, İncirliova ve Germencik önemli yetiştirme alanlarıdır. En yoğun incir yetiştirme alanları Germencik, İncirliova ve Nazilli’dir. İkinci sıraya koyabileceğimiz ilçeler Efeler, Bozdoğan ve Sultanhisar’dır. Yetiştirme alanı ve üretim miktarı bakımından Kuyucak, Köşk, Buharkent ve Yenipazar’ı üçüncü sıraya oturtmalıyız. Buharkent ve bir miktar da Kuyucak taze incir üretimi ve ihracatı yaparken diğer ilçeler kuru incir üretimleri ile öne çıkmaktalar. Bu alanlarda toplam olarak 6 milyon 120 bin yetişmiş ağaçta yaklaşık 188 bin ton incir üretimi yapılmaktadır. Bu rakamlar Türkiye üretiminin ağaç bakımından yüzde 64’ü üretim bakımından da yüzde 63’üne tekabül etmektedir.

Bu kadar dar alanda 30 bini Aydın’da olmak üzere, yaklaşık 60 bin ailenin geçim kaynağı olan bu ürün ne yazık ki değerini kaybetme, kalitesini sorgulatma, üretim miktarını mevcut rakamlarda tutamama, iç ve dış pazardaki etkinliğini kaybetme ve eşsiz bir ürün olma özelliğini kaybetme ile karşı karşıyadır.

İncire gereken önemi veriyor muyuz? Ve ya niçin incirin korunması için gerekli özeni göstermeliyiz? Aydın ve İzmir’in bazı bölgelerinde pek çok ailenin geçim kaynağı olması dışında sembolik tarafı nedir?

Aydın ile özdeşleşmiş olan incir bugün Aydın’a bağlı Buharkent, Nazilli, Köşk, Aydın, İncirliova, Germencik ve Büyükşehir Yasası dolayısıyla kapatılan pek çok belde belediyesinin amblemlerinde yer almakta ve bulunmaktaydı. İncir, pek çok mesleki kuruluş, sivil toplum kuruluşu, dernek, köy ve kasabanın da ayrılmaz simgesidir.

Aydın’dan inciri sildiğiniz anda Aydın’ı da silmeniz gerekir. İnsan sağlığını da göz ardı etmelisiniz. Çünkü Aydın insanının beslenme listesinden inciri çıkaramazsınız.

İncir Aydın’ın tarihinde vardı. Sosyal hayatında önemli yer tutmuş, geleceğinde de ihtişamıyla yer almalıdır.

İncirin geleceği ile ilgili kaygılarımız abartılı mıdır? Bunun cevabını bu yazı dizimizin sonunda siz Aydınlılar ve konunun tam merkezinde yer alan incir üreticilerimiz vereceklerdir.

İncirin istekleri ile yazımıza devam edelim:

Küçük Menderes Ovası'nın bir bölümü ile Büyük Menderes’in Kızıldere-Ortaklar arasında kalan, özellikle Aydın dağlarının güneyinde ve Büyük Menderes’in kuzeyinde kalan bitek (verimli) alüvyonlu topraklar incirin ilk isteğidir. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir toprak bu ekolojik alan kadar kaliteli incir yetişmesine uygun değildir.

İncirin yetiştiği alanları yükselti (rakım) açısından ele alacak olursak yaklaşık yüzde 44’ünün 700-900 metrelerde, yüzde 34’inin 250-500 metrelerde yüzde 21’inin 50-250 metrelerde yer aldığını görmekteyiz.

Bundan sonraki yazımızda incirin önemini belirtmeye, isteklerini tespit etmeye ve inciri bekleyen tehlikeleri efkar-ı umumiyenin gözünün önüne sermeye devam edeceğiz. 






   2009 yılı her bakımdan olduğu gibi tarım açısından da küçülmenin yaşandığı bir yıl olmuştur.   2009 yılı ithalatı 140 milyar dolar civarında gezerken ihracatımız ise ancak 100 milyar doları aşmıştır. Tarımın ihracattaki payı ise %3 ün az altında kalmıştır. Bu da rakamsal olarak 2,8–3 milyar dolara tekabül eder ki son derece yetersizdir.  Ülkemiz işsiz sayısındaki artış ise korkunç rakamlara ulaşmıştır.2006 yılında tarımda istihdam edilen kişi sayısı 5 713 000 kişi iken bu rakam 2009 da 4 600 000 kişiye düşmüştür. Bu da tarım ürünleri getirisinin istihdama yansımasıdır.   Tarım ürünleri satış fiyatlarının düşük seyretmesi girdilerin genelde enflasyon üzerinde fiyatlanması pek çok girdi de olduğu gibi gübre kullanımını asgariye çekmiştir.2003 yılında Ege Bölgesinde toplam kimyevi gübre satışı 300 bin ton/yıl olurken bu rakam 2009 da 100 bin tonun altına düşmüştür. Çünkü üreticinin gübre alacak takati kalmamıştır.  2009 yılı Ege, Aydın ve ilçemiz Buharkent çiftçisi açısından yüz güldürecek bir tarım sezonu olmamıştır.    Süt üreticisi yılın ilk yarısında çiğ süt fiyatlarının0,50 TL ve altında gerçekleşmesi ile ineğini kesime göndermiş, piyasadaki arz –talep dengesinin bozulması ile çiğ süt fiyatları 0,84 Tl ye kadar yükselmesine rağmen bu fiyatlarda uzun süre kalması dahi geçmiş yılların zararını telafi etmeyecektir.   Kırmızı et fiyatlarının 2007,2008 de çok düşük seyretmesi ile etlik küçük ve büyükbaş üretim kapasitelerinin azalması neticesinde Aralık ayında kesimler13–14 TL//Kg a yükselmiş perakende kuşbaşı ve kıyma fiyatları 22-25 TL olmuştur. Bu perakende fiyatlar tüketicinin alım gücünün üzerindedir.    Et ve süt üreticisinin hayvanlarını elden çıkarması neticesinde,,tüketimin düşmesiyle yonca,mısır hak ettiği fiyata ulaşamamıştır.    Pamuk fiyatlarının desteklemeler hariç 6,25,-7,40Tl aralığında gerçekleşmesi masraflarını karşılamadığı anlamında olup, ekim alanlarının yok olmuş derecesinde daralması, Türk çiftçisinin, her türlü destekten yararlanan Yunan ve ABD çiftçisine ezdirilmesi sonucunu doğurmuştur.    Zeytinin yok yılı olmasına rağmen, rekoltenin az üzerinde gerçekleşmesi bahane edilerek tüccar tarafından fiyatlar kırılmış ortalama fiyat 0,80 T l olarak gerçekleşmiştir.Zeytin yağı fiyatlarının şu anda 3,5-4 TL olarak işlem görmesi yağlık zeytinin fiyatının 0,40 gibi değer bulduğunu gösteriyor.  İncir son yılların en kötü sezonunu yaşadı.”İlk ihracat tarihi “saçmalığı incir üreticisinin hak ettiği fiyata kavuşmasını gene engelledi. TARİŞ İncir Birliği’nin orta halli bir tüccar seviyesine düşürülmesi, Pamuk Birliği’nin içine düşürüldüğü zor durum 2009 da aklımızda kalan acı anılardan. İncir Birliği’nin hala üreticiye ödemelerini tamamlamamış olması en büyük ayıp. TARİŞ eski itibarını geri kazanmalıdır. Bu da gerçek anlamda üreticiden yana olmak ve gerçek anlamda kooperatifçilik yapmaktan geçer.Hükümetin ise çiftçi ve köylüye karşı vurdumduymazlığı ise tam bir facia. Türk çiftçisinin kaybettiklerini 3,25 Tl/dekardaki mazot ,4,25 Tl gübre ,dekarda 50-300 Tl arasındaki sertifikalı fidan desteği geri kazandırmayacaktır.

   Türk tarımı bir paket halinde yeniden ele alınmalı, girdi ve ürün satış fiyatları gerçek olarak rakamlaştırıldıktan sonra, yapısal değişikliklerle planlamalarla Türk tarımı düştüğü çukurdan çıkarılmalıdır. 

06.01.2009 







İncirimizin geleceği öncelikle kalitesine bağlıdır. Her bir tanesini sağlıklı, lezzetli, hoş görünümlü, markalı, güzel ambalajlı olarak incir tüketicisinin sofrasına ulaştırdığımız zaman, bu değerli meyvemizin geleceğini güvence altına almış oluruz. İncirin kalitesinin ilk şartı da sağlıklı ilek ve doğru ileklemedir.

İncir üretiminin diğer üretim dallarından bir farkı da ilekleme işlemidir. İncir ilek dediğimiz erkek incirde bulunan tozlarının (polen) insan eliyle meyve veren ağaca taşınması ile işlevini yerine getirmektedir. İlekleme işlemi, ilek üretiminden ilekte bulunan arıcıkların dişi incire intikaline kadar uzanan zorlu, bilimsel ve dikkat edilmesi gerekli bir süreci içerir.

İlek, Bursa Siyahı, Morgüz, Sarı Zeybek ve en yaygın çeşidimiz olan Sarılop incirlerin döllenmesinde mutlaka kullanılmaktadır. İlek erkek incir ağacının meyvesi olup, Şubat-Mart ayları sürecinde erkek incirlerde, çiçek gözlerinden meydana gelirler. Daha önce doğmuş olan kış ileği diyebileceğimiz boğalar işlevini kaybedip dökülürken, Haziran başlarında ilekler olgunlaşarak dişi incir ağaçlarına asılmaya hazır hale gelirler.

Bu sürecin dört tarafı bulunmaktadır: İlek üreticisi, ilek satıcısı, teknik elemanlar ve incir üreticisi.

Aydın’da ilek üretimi Kuyucak ve Bozdoğan başta olmak üzere Germencik ve İncirliova’nın bazı bölgelerinde de yapılmaktadır. Burada ilk görev, ilek üreticisine düşmektedir. Çünkü elde edeceğimiz kaliteli incir meyvesinin ilk şartı sağlıklı, verimli ve hastalıksız ileklerin incir bahçelerine taşınmasından geçmektedir. İlek üreticisi, ileğin her döneminde hastalıklı ilekleri ağacından toplayarak yakmak ve hastalıkları yok etmekle yükümlüdür. Her bir hastalıklı ilek, yüzlerce incir meyvesinin fungal hastalılara gark olmasına neden olmaktadır.

Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu ise bölgemizin ve ilimizin incir yetiştirmesi konusunda en yetkin ve bilgi birikimi en geniş kuruluşumuzdur. Yeterli teknik elemanlarla donanmış bu kuruluşumuz, Aydın incirciliğine hem yayınları hem de saha faaliyetleri ile hizmet vermektedir.Üreticimiz bu kuruluşumuzun bilgi birikiminden ilekleme konusunda da yararlanmalıdır.

“İlek yönetmeliği”yazılmalı ancak yönetmelik öncesi dönem için kısa vadede bazı tedbirlerin alınması gerekmektedir. Öncelik ilek üreticilerinin tespiti ve üretim alanlarının denetlenmesi gerekmektedir. Her önüne gelenin çuval ve sepetlere doldurduğu ilekleri ilçe, kasaba ve köylerde satmasının önüne geçilmelidir. Pazarlara gelen hastalıklı ilekler satılmadan imha edilmelidir. Bunun için de kesin karar ve hükümler bulunmalıdır. İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık müdürlükleri bu konuda yetkilendirilmeldiir.

İlek, incir üreticisi için incir meyvesi kadar önemli ve gereklidir. Korunması ve hastalıklardan arî olarak incir üreticisine ulaştırılması gereklidir. Bunun için de alınması gerekli tedbirleri sıralayalım:

• Aydın Valiliğinin ileğin korunması amacı ile “ileğin reçel yapma amacı ile toplanmasının yasaklanması” konusunda kararı mevcuttur. Bu karar sürdürülmeli ve titizlikle uygulanmaya devam edilmelidir.

• İlek üreticileri, bir “üretici birliği “ haline getirilmeli, kendi iç denetimlerini sağlamalıdırlar.

• İlek üreticileri, Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu yönetiminde sürekli eğitime tabi tutulmalıdırlar.

• “İlek üretimi, pazarlaması, uygulaması yönetmeliği” çıkarılmalıdır.

• İlek üretimi, artık tarımın bilimsel bir şubesi haline getirilmeli; bu konuda Erbeyli İncir Araştırma İstasyonunun çalışmaları daha da geniş anlamda yazılı ve görsel yayınlar haline getirilerek ilek ve incir üreticisine ulaştırılmalıdır.

• İncirciliğimizin önemli bir dalı ve sorunu olan “ilek ve ilekleme” konusunda Ziraat Fakültelerimiz, Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu, İl ve İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri, Ziraat Odaları işbirliği içinde çalışmalı, doğru metotlarla somut hedeflere ulaşmalıdırlar.

• Eğitimin önceliklerinden birisi de İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri ile bünyelerinde Ziraat Odaları bünyesinde görev yapan Ziraat Mühendislerinin eğitilmesi olmalıdır.

• İlek yetiştirme alanları belirttiğimiz teknik elemanların organize çalışmaları ile hastalık etmenlerinin meydana gelebileceği her dönemde denetlenmelidir.

• İlek pazarları ile ilgili mevcut durum yönetmeliklerle belirlenmeli; ilçe merkezleri dışında denetimsiz ilek satışı ve seyyar ilek satışının önüne geçilmelidir.

• İncir pazarlarında üreticilere yerinde eğitimler verilmelidir.

• Sağlıklı ilek kullanımı konusunda incir üreticisi basın-yayın, televizyon programları, toplantı, seminer, konferans, panel ve açık oturumlarla bilinçlendirilmelidir.

• İncir üreticileri de ilekleme eğitiminden geçirilmelidir.

• İlekleme sonrası, ilek imhasına önem verilmelidir.







Önceki yazılarımızda incirin şu andaki durumunu, incir-toprak ve incir–iklim ilişkilerini ele alırken, fiyatının incirin-özellikle tazesinin- geleceği üzerindeki etkisi üzerinde durduk. İlekleme konusunun devletin mevzuatı arasına girememesinin, incir kalitesi açısından sıkıntılarını ortaya koyarken çözüm önerilerimizi ortaya koyduk. İnşallah devlet katında birileri okur da gereken önlemler için harekete geçer. Bizim görevimiz de bunları gündemde tutmak.

Bu yazımızda kuru incirin üretim, pazarlama ve ihracatı açısından durumunu ele alacağız. Önce incir ihracatına göz atalım:

Kuru incirin fiyatının oluşmasında daha çok dış talepler etkili olmaktadır. Bunun yanında incir stokları ihracatçı ve tüccar için de fiyat belirlemede rol oynamaktadır.

2011 yılı rakamlarına göre yaklaşık 235 bin ton taze incir üretilirken bunun 169 bin tonu Aydın menşeli incirlerdir. Bu üretim rakamını oluşturan iller, üretim miktarlarına göre Samsun ve İzmir, Bursa, Mersin, Hatay, Antalya, Balıkesir, Gaziantep Adana’dır. Aydın taze incir üretiminde yaklaşık 660 bin meyve veren ağaca, 63 bin meyve vermeyen ağaca karşılık Türkiye üretiminin yüzde 65’ini karşılamaktadır. Aydın'ı yüzde 8 ile İzmir, yüzde 6 ile Bursa takip etmektedir. Ancak Bursa'nın ürettiği incir çeşidi Bursa siyahı olarak Aydın ve İzmir’den farklılık göstermektedir. Aydın’da ise lokomotif incir özelliğini sarı lop taşırken “beyaz orak”, "gök lop”,"mor-güz", "siyah orak”, "yediveren", "yeşil güz" çeşitleri bu çeşidimizi takip etmektedir.

2011 yılında yaklaşık olarak 15 bin ton taze incir ihracatı yapılmış bu ihracattan ise yine yaklaşık olarak 30 milyon dolar gelir elde edilmiştir. Taze incir ihracatımızda en büyük alıcıların Avusturya, Belçika, Fransa olduğunu görmekteyiz. Bu ülkeleri Almanya, Hollanda, Suudi Arabistan, İsviçre, İngiltere takip etmektedir. 2013-2014 yıllarında Almanya en fazla taze incir ithal eden ülke konumuna yerleşmiştir.

Taze incir ihracatında Bursa en fazla ihracatı yapar görünürken son yıllarda İzmir, Manisa (Alaşehir), Balıkesir bu alanda gelişme göstermiştir. Bursa’dan ihraç edilen ürünün tamamı Bursa siyahı incir olup, Uludağ Yaş Sebze ve Meyve İhracatçıları Birliği eksik kalan üretimi Aydın ve Ege illerinden tamamlamaktadır. Akdeniz Bölgesi ise üçüncü bir yetiştirme ve ihracat alanı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Taze incir ihracatı son yıllarda oldukça iyi bir gelişme eğrisi göstermektedir. 2006 yılında yaklaşık olarak 9 bin ton taze incir ihracatı yapılırken bu ihracattan 14 milyon dolar gelir elde edilmiştir. 2011 yılında ise ihraç edilen incir miktarı 13,6 bin ton ihracattan 310 milyon dolar ihracat geliri elde edilmiştir. Kilo başı ihracat fiyatlarını ele aldığımızda 2006 yılında bir kilo taze incir 1,55 dolara tekabül ederken 2011 yılında bu fiyat 2,28 dolara yükselmiştir.

Taze incir ihracatında Bursa siyahı ve sarı lop ilk iki sırayı almaktadır. Ege Bölgesi ve Aydın son yıllarda Bursa siyahı çeşidi üretme ve ihraç etme bakımından Bursa’ya yaklaşmıştır. Bunun en önemli nedenlerini sayacak olursak Bursa siyahı incirler Bursa’ya göre yaklaşık üç hafta veya bir ay kadar daha erken hasat edilmekte hem de iklim ve güneşlenme avantajları bakımından daha şekerli ve lezzetli incir elde edilmektedir.

Sarı lop incir ihracatının tamamına yakını Aydın'dan büyük bir çoğunluğu da Buharkent ve Kuyucak’tan gerçekleşmektedir. 2013 yılında Buharkent 6,4 bin ton ile ilk sırayı alırken Kuyucak 4 bin tonlarda seyretmiştir. 2014 yılında ise kesin olmayan rakamlara göre Buharkent taze incir üretimi yaklaşık olarak 24 bin tona yükselirken ihracatı ise 8,6 bin ton olarak gerçekleşmiştir. İhraç edilen sarı lop incir, şoklanarak iç piyasada reçel yapımında kullanıldığı gibi özellikle Almanya’ ve Avusturya’ya ihraç edilerek pasta içi malzeme olarak değerlendirilmiştir.

Taze incir üretiminde karşımıza çıkan en büyük tehlike iç piyasa fiyatları ve erken olgunlaşma için kullanılan ve incir tarımına ruhsatlı olmayan kimyasallardır. Bursa bu konuda kesin tedbirler almış; etephon ve metaboliti olan hepa kalıntı düzeylerini belirlemek ve bu özellikleri taşıyan ürünlerin kalıntı düzeylerinin belirlenmesi ve ihracata karışmasının önlenmesi için laboratuvar temelli projeler üretmiş ve çok iyi sonuçlar elde etmiştir. Bu konuda Bursa Valiliği'nin kararlılığı da etkin rol oynamıştır.

Aydın için ise alınması gereken tedbirler vardır ki bunlar taze incir üretim ve ihracatı için elzemdir.

•Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı inciri “ekolojik” ve “korunması zaruri” bitkisel ürün statüsüne alarak inciri koruma ile ilgili özel bir yönetmelik çıkarmalıdır.

•Her ilçe için İl İdare Kanunu gereğince ilk hasat tarihleri belirlenmeli; bu tarihler öncesinde pazar ve hallerde incir satışı yapılmamalıdır.

•Etephon kullanımı sert tedbirlerle önlenmeli kullananlar hakkında para cezaları en üst sınırdan uygulanırken Türk Ceza Kanunu'na bu konuda hapis cezaları eklenmeli.

•Aydın Ticaret Borsası bünyesinde bulunan “kalıntı analiz labaratuvarı” etephon kullanımını tespit edebilecek “kit” sahip olabilmek için 2015 yılı başında girişimlerini başlatmalıdır.

•Taze incir üretimi safhaları, zirai ilaçlama metot, teknik ve zamanlamaları İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri, İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri, Ziraat Odaları, Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu işbirliği içinde izlenmeli,

denetlenmelidir.

Bu tedbirler sonucunda taze sarı lop incirin iç piyasa satışı arttığı gibi ihracat rakamları da hızla yükselecektir. 








Aydın İlinin en önemli gelir kaynaklarından birisi de kuru incir üretimi ve ihracatıdır. Yurt dışına kuru inciri, kuru incir, incir ezmesi, hurda incir ve kesme incir olarak ihraç etmekteyiz.

Kuru incir ihracatımızı Almanya, Fransa, İtalya, ABD, İsviçre, Hollanda, İngiltere, İspanya, Rusya gibi ülkelere gerçekleştirmekteyiz. Özellikle Almanya, Fransa ve İtalya yıllara göre farklılıklar gösterse de ihracat payı içinde toplam olarak 16 bin ton ile büyük bir yer tutmaktadırlar. Bu da bize ihracattaki hedefleri belirlemek bakımından önemlidir.

İncirimizin neredeyse dörtte üçünün ihracatta tüketilir olması inciri borsadan geçirme mecburiyetini ortaya çıkarmaktadır ki bu da ticari bakımdan doğru bir olgudur. Borsalarda incirin çok uzun süreli elde tutulmaya uygun bir gıda olmamasından dolayı işlemleri Eylül-Ocak ayları arasında gerçekleşmektedir.

En çok işlem gören incir çeşidi naturel incir olup 2011 yılında en düşük fiyatı Temmuzda 2,89 en yükseği Nisanda 3,64 olurken ortalama fiyatlar Ocak ayında 3,58 olarak gerçekleşmiştir. 2007 yılı incir fiyatları için çok düşük bir sezon olarak gerçekleşirken günümüze yaklaştıkça fiyatların kademeli olarak arttığını görmekteyiz. 2007’de en düşük fiyat Mart ayında 1,84,en yüksek Kasımda 4,05 olarak gerçekleşirken, 2011 yılında en düşük İzmir Borsa fiyatı Temmuzda 2,89, en yüksek fiyat ise Ocakta 3,1lira olarak gerçekleşmiştir.

İncir ihracatında dış piyasa talepleri, stok miktarları, döviz kuru seviyeleri incir fiyatlarında belirleyici olmaktadır.

Kuru incir ihracatı 18. Yüzyıldan itibaren Ege ve Aydın için çok büyük bir ekonomik sorun oluşturmuş, bunun sonucu olarak da 1908’den itibaren “milli ticaret politikaları” anlayışı doğrultusunda kooperatifleşme ve milli şirketlerin oluşması evresine geçilmiştir. Bunların içinde en önemli rolü TARİŞ oynamıştır. Yaklaşık 60 yıl boyunca incir iç piyasa ve ihracatında en etkili aktör olan TARİŞ, 1999 sonrasında bu rolünü serbest piyasa yapıcılarına devrederek piyasa fiyatlarının düzenleyicisi olmaktan çıkmıştır. 2011 yılında TARİŞ’in 15 birliğe bağlı 4198 ortağından almış olduğu incir 2 bin 192 ton olup bu da toplam kuru incir üretiminin yaklaşık yüzde 4’üne tekabül etmektedir. İncir ihracatı tamamen tüccar ve ihracatçının merhametine terkedilmiştir.

İhracatın içinde yer alan, devlet gelirleri ve üretici kazancı bakımından en büyük engel, “ilk yükleme tarihi” olarak hala karşımızda yer almaktadır. İncir ihracatı gümrük beyannamelerinin ilk kayda giriş tarihi olarak yapılan bu uygulama ihracatçı için büyük avantajlar sağlarken, kuru incir sektörünün tüm diğer kesimleri için olumsuzluklar içermektedir. Geç tarihlerde açıklanan ilk yükleme tarihi piyasaya arz edilen kuru incir miktarının da hızla artması ile fiyatların aşağıya düşmesi sonucunu doğurmakta; dış piyasa fiyatları belirlenmiş iken iç piyasa fiyatlarındaki bu belirsizlik ve düşüş doğrudan üreticiye yansımaktadır. İhracatçı ise fahiş karlar elde edebilmektedir.

İhracatçı, incirin seçilmesi, elenmesi, işlenmesi, aflatoksin olayının en alt seviyeye düşürülmesi için bu süreye ihtiyaç duyduğunu belirtse de günümüz teknolojisi bu süreyi çok daha kısa tutabilmekte, bu işlemleri ilk yükleme tarihi uygulamasına ihtiyaç duymayacak şekilde gerçekleştirebilmektedir.

Sürekli, yüksek tonaj ve fiyatlarla gerçekleşecek İhracat için alınması gereken tedbirler:

• Aflatoksin mücadelesi tarladan gemiye yükleninceye kadar süreklilik arz etmelidir.

• İlk yükleme tarihi kaldırılmalıdır.    








Taze İncirin Genel Sorunları: Üretim ve Tüketim

Dünya Gıda Örgütü (FAO), 2011 yılında dünya incir üretimini 1 milyon 024 bin 194 ton olarak açıklamıştır. Bu üretimin bir bölümü taze olarak dalında tüketilirken, bir bölümü taze olarak pazarlara sürülmekte, kalanı ise kuru incir olarak tüketilmektedir. Bu yazımızda taze incir tüketimini esas alacağız.

Ülkemizde üretilen taze incirin çok az bir bölümü ihraç edilirken kalan büyük kısmı iç piyasada tüketilmektedir. İncirin yurt dışında ülkemizden daha fazla tanındığını söylersek yanlış cümle kurmamış oluruz. Güney Marmara, Ege ve Akdeniz’in bir bölümü bu meyveyi tanımakta dalında taze olarak tüketmektedir. Aydın ili yakın çevresi, Balıkesir Havran ilçesi dışında pek çok bölgemizde sarı lop cinsi kapama incir bahçelerinin varlığından söz etmek zordur. Sarı loptan sonra en fazla ekonomik değere sahip Bursa siyahı ise Bursa-Aydın çizgisi arasında yoğunlaşmıştır. Bunun yanında Akdeniz Bölgesi'nde Mersin ve Anamur’da da Bursa siyahı incir bahçelerinden bahsetmek yerinde olur. Ülkemizin pek çok yerinde incir ağacı bulunmasına rağmen toplu taze incir üretiminden, pazarlamasından ve ekonomik değer yarattığından bahsedemeyiz.

Taze incirin (sarı lop), Bursa siyahı dışında üretim alanlarına işaret edecek olursak en fazla üretimin Buharkent'te olduğunu Buharkent’i ise Kuyucak’a bağlı Gencelli, Kurtuluş ve Horsunlu mahallelerinin takip ettiğini görmekteyiz. Taze incir 4 kategoride değerlendirilmektedir. Birincisi kasalara döşenerek pazarlara sevk edilerek tüketiciye sunulmakta. İkincisi taze incir parçalanarak soğuk şoklamaya maruz bırakılarak pasta ve reçel sanayinde kullanılmaktadır. Son olarak da buruk incir dediğimiz tazeden kuruya geçmekte olan incirdir ki derin dondurucularda koruma altına alınarak kışlık tüketilmektedir.

Dördüncü bir satış yöntemi de oto yol kenarlarında üreticilerin oluşturdukları standlarda satıştır ki bu satış şekli iç tüketimde taze ve kuru incirin tanıtımında önemli rol oynamakta, üretici daha fazla kazanmakta, günü birlik taze incir tüketime sunulmaktadır. Bu konuda belediyelere görev düşmekte; oluşturacakları standlarla incirin pazarlama ve tanıtımına katkıda bulundukları gibi kurumlarına kira geliri elde edebileceklerdir.

Taze incirin üretim ve pazarlamasında sorunlar incir bahçesinde başlamaktadır. İncirin toplanmasında ve ambalajlanmasında sorunlar bulunmaktadır.

İncir raf ömrü gayet kısa bir meyve olması nedeniyle hasat esnasında insan parmağı ısısının incir ısısından yüksek olması nedeniyle meyve üzerinde leke ve lezyonlar oluşmakta bu da incirin görünümünü ve kalitesini etkilediği gibi raf ömrünü de kısaltmaktadır. Bunun için incir toplayıcılar tarafından mutlaka plastik eldiven kullanılmalıdır. Üreticiler için bir taze incir hasadı rehberi hazırlanarak kendilerine ulaştırılmalıdır.

Üretim kadar satış ve pazarlama yöntemleri de önemlidir. Günümüzün ürün satışında en önemli unsurların başında marka ve ambalaj gelmektedir. Her üretici kendi markasını yaratamayacağına göre ilçe bazında ve tüccar ve üretici birlikleri marifeti ile markalar yaratılabilir. Günümüzde taze incir için kullanılan kasalar daha çok ahşaptan imal edilmiş olup göz zevkine hitap etme özellikleri bulunmamaktadır. Ambalajlar daha göz alıcı olarak düzenlenirken, marka özelliği de öne çıkarılmalıdır.

Bazı üreticilerin çift katlı kasa kullanmaları, kasanın üst sırasına seçilmiş inciri, altına ise pazarlamaya uygun olmayanları koymaları incirin imajını zedelediği kadar satışın ve fiyatın kırılmalarına neden olmaktadır.

İncir, zirai ilaçlarla en az temas eden bir ürün olup iyi tarım ve organik tarım uygulamalarına son derece uygundur. Aydınlı incir üreticilerinin tamamının iyi tarım ve organik tarıma geçmesinde herhangi bir engel bulunmamaktadır.

Son safha ise incirin tanıtımıdır. İncirin insan sağlığına etkileri, çocuk ve yetişkinlerin beslenmesine katkıları televizyon programları başta olmak üzere, bilimsel yayınlarla satışlar desteklenmelidir. Reklamlar ve diğer tanıtım araçları devreye sokulmalıdır.

“İncir Tanıtım Grubu” oluşturularak bu grupta Üretici Birlikleri, Ziraat Odaları, İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Ticaret Borsası, Ticaret Odası, Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu, ADÜ Ziraat Fakültesi mutlaka yer almalıdırlar. 







Yazılarımızın bu bölümüne, Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin oluşturduğu TZOB İncir Çalışma Grubunun incir üretim, tüketim ve pazarlaması ile ilgili raporunda yer alan tespitlerle devam edelim.

Dünya İncir Üretimi

FAO verilerine göre ,2002 yılı itibarıyla dünyada 419 bin hektar alanda incir üretimi yapılmakta olup elde edilen incir miktarı ise 1,1 milyon tondur. Ülkemiz, dünya incir üretiminden aldığı, %23,6’lık payla ilk sırada yer almaktadır. Türkiye’yi sırasıyla Mısır (%17,4), Yunanistan (7,4), İran (6,6), Fas (6,3) ve İspanya (5,8) izlemektedir.

Dünyada oldukça sınırlı sayıda ülkede incir üretimi yapılmakta olup, buna bağlı olarak kuru incir üreten ülke sayısı da oldukça azdır. Dünyada kuru incir üretiminde önemli ülkeler başta Türkiye olmak üzere Yunanistan, ABD ve İtalya’dır. Dünya üretimin % 54,3’ü ülkemizde, % 13,9’u Yunanistan’da, yine %13,9’u ABD’de ve %7,8’i de İtalya da gerçekleştirilmiştir. Bu değerlerle ülkemiz dünya kuru incir üretiminin yarısından fazlasını yaparak bir tekel oluşturmuş durumdadır.

Dünya İncir Tüketimi

Dünyada üretilen 90.000 ton civarındaki kuru incir üretiminin yaklaşık %30-40’ı üretici ülkelerce tüketilmektedir. Üretici ülkelerin iç tüketimlerinden arta kalan kısmı ise ihraç edilmektedir. Kuru incir uluslararası pazarlarda, çerezlik olarak tüketildiği gibi pasta imalatında, çeşitli yemeklerin yapımında, dilimlenmiş olarak ekmek imalatında, şekerli mamuller imalatında ve meyve karışımlarında kullanılmaktadır. Kalitesi düşük olanlardan pekmez, hurda incirlerden de etil alkol üretilmektedir. Etil alkolün üretimi esnasında ortaya çıkan incir çekirdekleri de boya, kozmetik ve ilaç sanayinde değerlendirilmektedir. Türkiye’de ve dünyada kuru incir tüketiminde, özellikle sağlıklı gıdalar pazarının hızlı gelişimine paralel olarak artan bir talep vardır. Yurt dışı pazarlarda Noel, yurt içinde de Ramazan dönemlerinde kuru incir talebinde belirgin artışlar görülmektedir.

Türkiye İncir Üretimi

Dünya’da gerek miktar, gerekse kalite bakımından önemli sayılabilecek incir üreticisi ülkelere az sayıdadır. Türkiye, dünyanın en büyük ve kaliteli incir üreticisi olup, dünya taze incir üretiminin %23,6’sını, dünya kuru incir üretiminin %54,3’ünü gerçekleştirmektedir. İncir, yaklaşık olarak 30.000 çitçi ailesinin yetiştiriciliği yaparak geçimini sağladığı ve sektörde 250.000 kişiye istihdam imkânı yaratan bir ürünümüzdür. Ülkemizde yoğun olarak yetiştiriciliğin yapıldığı bölge Ege Bölgesidir. İhraç değeri yüksek kurutmalık çeşitler Ege Bölgesinin Büyük ve Küçük Menderes Havzalarında yetiştirilmektedir. Kurutmalık incir plantasyonlarının %4,6’sı taban, %12’si kır-taban ve %83,4’ü ise eğimli dağlık alanda yer almaktadır.

Sofralık çeşitler ise Ege, Akdeniz, Marmara Bölgesinde ve hatta Karadeniz sahil şeridinin pek çok yöresinde yetiştirilmektedir. Özellikle Aydın ilimiz incir ile özdeşleşmiştir. 2001 yılı DİE verilerine göre, toplam incir üretimimizin %60,7’si Aydın ilimizde gerçekleşmiştir. Aydın ilimizi %15,4’lük payla İzmir, 4,7’lik payla Bursa izlemektedir.

Ülkemizde üretilen çeşitler arasında en yaygın olan ve dünyaca tanınan, ekonomik değeri yüksek ve birinci sınıf standart çeşit, Sarı loptur. Ülkemiz incir üretiminin %90’ından fazlasını Sarı lop çeşidi incirler oluşturmaktadır.

Türkiye İncir Tüketimi

Ülkemizde üretilen incirin %30’u taze olarak iç pazarda, %70’i kuru incir olarak dış ve iç pazarda tüketilmektedir. Yüksek kalorili, kalsiyum, potasyum ve A vitamini yönünden oldukça zengin olan kuru incirin tüketimi ülkemizde arzu edilen seviyeye henüz ulaşamamıştır. Ülkemizde kişi başına yıllık tüketim tahminen 150-200 gr. civarındadır. Türkiye'nin yıllık kuru incir tüketim miktarı ise ortalama 5-6 bin ton civarındadır. Besin değeri ve sağlık açısından son derece önemli olan bu ürünümüzün çeşitli tanıtım faaliyetleri ile iç tüketiminin artırılması gerekmektedir. Ülkemizde kişi başına düşen taze incir tüketimi ise 300-500 gramdır. Bu miktarım artırılması gerek halkımızın yeterli ve dengeli beslenmesi, gerekse piyasalarda dengenin sağlanması bakımından gerekli görülmektedir.








Yazılarımızın bu bölümünde de Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin oluşturduğu TZOB İncir Çalışma Grubu'nun incir üretim, tüketim ve pazarlaması ile ilgili raporunda yer alan tespitlerle devam edelim.

İç Tüketimin Azlığı

Yurt içi tüketiminde en önemli sorunların başında aflatoksin sorunu gelmektedir. İhraç edilen incirler büyük bir titizlikle kontrolden geçirilmektedir. Ancak, ülkemizde, aflatoksin limitleri belirli olmasına rağmen, yurt içinde incir pazarlayan kuruluşların birçoğu, hiçbir kontrol yapmadan ürünü, iç pazara sürmektedir. Yurt dışına gösterilen özen iç piyasada da gösterilmeli ve tüketici korunmalıdır. İç tüketim yetersizdir. Ülke insanımızın yeterli ve dengeli beslenmesi, piyasa dengelerinin sağlanması bakımından gerekli tanıtım faaliyetleri yapılarak gerek kuru, gerekse taze incir iç tüketim miktarı artırılmalıdır. Gıda sanayicilerimizin bu ürüne ilgi göstermesi sağlanarak, özellikle incir ezmesinin pasta ve bisküvi sanayinde değerlendirilerek tüketimini artırılmalıdır. Alkol ve pekmez fabrikalarının modernizasyonu sağlanarak hurda incirlerin kullanım alanlarının artırılması ve tüketicilere ulaştırılması gerekmektedir.

PAZARLAMA

Kuru incirde alım ve pazarlama TARİŞ ve tüccarlar aracılığı ile yapılmaktadır. Ülkemizde üretilen incirlerin yüzde 30’u genellikle taze olarak iç pazarda, yüzde 70’i ise kuru incir olarak iç ve dış pazarlarda tüketilmektedir. Ülkemizde incirin pazarlamasında kooperatiflerin payı yüzde 27,7’dir.

PAZARLAMA YAPISI

Kuru incir için geçerli olan pazarlama kanalları;

1) Üretici-komisyoncu-işleyici-iç tüketici

2) Üretici-tüccar-ihracatçı-dış pazar

3) Üretici-mahalli pazar-işleyici-ihracatçı-dış pazar

4) Üretici-TARİŞ alım merkezi-TARİŞ Merkez İncir Birliği-iç tüketici ya da dış tüketici

5) Üretici-komisyoncu-işleyici-perakendeci-iç tüketici

Sofralık taze incir için geçerli pazarlama kanalları ise;

1) Üretici-komisyoncu-ihracatçı-dış pazar

2) Üretici-tüccar-perakendeci-iç Pazar

3) Üretici-ihracatçı-dış pazar şeklindedir.

DESTEKLEME POLİTİKASI

İncir üreticisi ve işleyenlerine, direkt olarak yapılan bir destek bulunmamakta olup, destekleme alımı da mevcut değildir. Dünya taze incir üretimi ve dünya kuru incir ihracatında dünya da tekel konumundaki ülkemiz için incir stratejik bir ürün olup, taze ve kuru incir sektörünün ve incir üreticisinin geleceği açısından diğer bazı tarımsal ürünlerde olduğu gibi incirde de prim sistemine geçilmelidir.

İHRACAT

Dünyada her yıl yaklaşık 60-70 bin ton kuru incir ihracatı yapılmaktadır. Dünya ihracatının ortalama yüzde 55’i ülkemiz tarafından gerçekleştirilmektedir. İhracatımızın yüzde 60’ı Avrupa Birliği ülkelerine yönelik olup en önemli pazarlarımız sırasıyla Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve İsveç’tir. Ürünümüzün ikinci derecedeki alıcıları ise Hollanda, Avusturya, İsrail ve İsviçre’dir. Dünya ihracatında Türkiye’yi Yunanistan takip etmektedir. Dünya ithalatında ise en önemli ülkeler Almanya, Fransa ve İngilteredir. İtalya ihracatçı ülke olduğu gibi kuru incir ithalatı da yapmaktadır. Kuru incir ihracatımızda en önemli kalemleri ekstra kuru incir ve birinci sınıf incir oluşturmaktadır. 










Yazılarımızın bu bölümünde de Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin oluşturduğu TZOB İncir Çalışma Grubunun incir üretim, tüketim ve pazarlaması ile ilgili raporunda yer alan tespitlerle devam edelim.

PAZARLAMA SORUNLARI

Üreticilerin pazarlık güçlerini artırabilmeleri bakımından örgütlenmeleri gerekmektedir. Ürünün serbest piyasada fiyatının oluşabilmesi için çok fazla alıcı ve satıcının bir arada bulunması gereklidir. Bunun için ürün ihtisas borsaları oluşturulmalı ya da mevcut borsalara işlerlik kazandırılmalı, ticaret borsaları tescil kurumu olmaktan çıkarılmalıdır. Aydın’da Kuru İncir Borsası kurulmalıdır.

Stoklama Sorunu

Kuru incir özelliği gereği en fazla bir yıl içerisinde tüketilmelidir. Rekoltenin fazla olduğu yıllarda stok oluşmaktadır. Rekoltenin yüksek olduğu yıllarda düşük kaliteli ve hurda incirlerin düşük fiyatla ihraç edilmesi Türk İncirciliğini baltalamaktadır. Bu konuya çözüm getirmek amacıyla AB de uygulanmakta olan Stok Müessesi Kurumu finansmanı Devletçe karşılanmak suretiyle kurulmalıdır.

İhracatla İlgili Sorunlar

Taze ve kuru incirde ilk yükleme tarihi geç açıklanmamalı hatta ilk yükleme tarihi uygulaması tamamen kaldırılmalıdır. Sınır ticareti yolu ile yurda kuru incir girişi önlenmelidir. İhracatın artırılması bakımından dış Pazar istekleri yönünde bir üretim yapılmalıdır. Bu amaçla üreticiye eğitim desteği sağlanmalı, ambalajlamaya gereken önemin verilmelidir. Taze incir ihracatında ürünün niteliğinin muhafaza edilmesi, ürününü yurt içi ve dışı tüketici gruplarına ulaştırılabilmesi için ön soğutma, frigorifik soğuk zincirli taşımacılığın geliştirilmesi, hava yollarının tercih edilmesi sağlanmalıdır. Kuru incir pazarlamasında ve ihracatında en büyük problem aflatoksindir. Üretici ve tüketicilerin aflatoksin konusunda bilinçlendirilerek, oluşumu engellenmeli ve aflatoksinin kabul edilebilir asgari düzeyinin belirlenmesi gereklidir. İhracatçı firmalar arasındaki gereksiz rekabet ve fiyat kırmalar ihracatı olumsuz etkileyerek ülkemize döviz girişini engellemekte buna bağlı olarak üreticinin elde edeceği gelire de mani olunmaktadır.

Özellikle kuru incirde, kimyasal madde kalıntıları, çeşitli hastalık ve zararlı kalıntılara olan tolerans düzeyleri, çok düşük seviyelere inmiştir. Bu durum da kuru incir ihracatımızın, miktar ve değer olarak düşmesine neden olmaktadır.

Kalite İle İlgili Sorunları

Kuru ve taze incir için dış pazarlarda artan standart ve azalan toleransa cevap verebilecek, temiz ürün elde edilmesi sağlanmalıdır. İncirin piyasadaki yerinin korunması için hem kalite standartlarının yerine getirilmesi hem de ürün çeşitlendirilmesi ve organik tarım ürünlerine olan talebin giderek arttığı günümüz koşullarında alternatif üretim şekillerine gidilmelidir.

FİYAT

Fiyat oluşumunda en büyük ağırlığı, TARİŞ’in alım fiyatları oluşturmaktadır. Kuru incirin baz alım fiyatı A-4(51-55) 0-50 gr nüfuzlu (baz tip) A serisi iş malı kuru incir içindir. 2002/2003 yılı için ilan edilen fiyatlar başlangıç fiyatı olarak algılanmakta daha sonra ürün fiyatları pazarın talebine göre artabilmektedir. Taze incir fiyatları ise üretici ile tüccar arasında, karşılıklı pazarlıkla tespit edilmektedir. Bu tespitte üretim miktarı, kalite durumu, pazar talebi, ürünün hasat sonrası dayanma özelliği gibi kriterler rol oynamaktadır. İhraç fiyatları ise, başta ürün tekeline sahip olan ülkemiz üretim miktar ve kalitesine bağlı

olmak üzere, diğer üretici ülkelerin üretim miktarı, kalitesi ve ürün fiyatlarına bağlıdır.

Ülkemin dünya taze ve kuru incir üretiminde ilk sırada yer almaktadır. Dünya taze incir üretiminin %23,6’sını, Dünya kuru incir üretimin ise % 54,3’ünü tek başına karşılamakta olup ülkemize sağladığı döviz girdisi bakımından stratejik öneme sahip, üstün besleyici özellikleri nedeniyle de tartışılmaz bir ürünümüzdür. İncir plantasyonlarının %83,4’ünün eğimli dağlık alanlarda yer aldığı, yaklaşık olarak 30.000 çitçi ailesinin yetiştiriciliği yaparak geçimini sağladığı ve sektörde 250.000 kişiye istihdam imkanı yaratan bir ürün olan incirin, hak ettiği değeri elde edebilmesi bakımından gerekli tedbirler en kısa sürede alınmalıdır.







Önceki yazımızda jeotermal enerji üretmek amacı ile yapılan sondaj çalışmaları esnasında meydana gelen çevre kirliliklerinin incir alanlarına verdiği zararlar üzerindeki tespitlerimizi ortaya koyduk.

Jeotermal kuyuların sondajı ve test çalışmaları esnasında atmosfere bırakılan buhar, akışkana dönüşmektedir. Bu akışkanlar içinde toprağın yapısında olumsuz değişikler meydana getiren amonyum, kalsiyum, sodyum, alüminyum, klorür, sülfat, nitrat, nitrit, hidrofosfat, karbonat, bikarbonat, hidroasenat, bakır, bromür, krom, serbest kükürtlü hidrojen ve yüksek oranda bor bulunmaktadır. Jeotermal imtiyaz sahibi şirketlerin bir bölümü maalesef bu bileşik ve elementlerden meydana gelen akışkanı tarım alanlarına, Aydın’ın en büyük sulama kaynağı olan Büyük Menderes’e boşaltmaktan geri kalmamaktan hatta bu işlemi yapmaktan ve tarım alanlarını yok etmekten sadistçe bir zevk almaktadırlar.

31 Aralık 2004 tarih ve 25687 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’nin, su ortamına doğrudan boşaltımı esasa bağlayan 27. Madde’sine göre; “…….Yer altından çıkarılarak enerji üretme ve ısıtma gibi çeşitli amaçlarla kullanılan jeotermal kaynak sularının debisi 50 L/sn ve üzerinde ise suyun alındığı formasyona re-enjeksiyon ile bertaraf edilmesi zorunludur. Re-enjeksiyon ile bertaraf etmeyenlere işletme ruhsatı verilemez. Re-enjeksiyonun mümkün olmadığı bilimsel olarak ispatlanmış bu tür termal suların bertaraf yöntemi yapılacak bir çevresel etki değerlendirmesi sonucu belirlenir.” denmektedir. Dolayısıyla, jeotermal sisteme mümkün olması durumunda re-enjeksiyon zorunluluk kapsamına alınmıştır. Aksi takdirde, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) kapsamındaki değerlendirme sonucunda bertaraf yöntemi belirlenecektir.

Ancak bugünkü uygulamalarda görmekteyiz ki Kızıldere, Pamukören ve pek çok jeotermal alanda 50 L/sn üzerinde jeotermal akışkan Büyük Menderes’e deşarj edilmektedir.

Denizli İli, Buldan İlçesi Yenicekent Beldesi’nde bulunan mevcut jeotermal üretimle –ısı enerji üretimi için yeterli olmadığından- seralar ısıtılmaktadır. Seraların atıkları Büyük Menderes’e boşalmakta olup, Büyük Menderes sularını ve Aydın Ovası’nı kirleten unsurların içinde yer almaktadır. Bu jeotermal kaynaklar sıcaklıkları re-enjeksiyon için düşük ısıda kaynaklar sınıfındadır. Denizli İl Özel İdaresi ise il genelindeki jeotermal kaynakları sadece parasal bir değer olarak gördüğü veya algıladığı için bu tesislerde (Kızıldere jeotermal Alanı, Yenicekent, Sarayköy Tırkaz, Karahayıt, Pamukkale) gerekli denetlemeleri yapmamaktadır. Yapılan denetlemelerde ise Türkiye’nin imzaladığı uluslar arası ve ulusal yasalar göz ardı edilmektedir. Bu ilgisizlikten zarar gören Aydın İli tarım toprakları, yer altı suları, Büyük Menderes Nehrinde ve çevresinde

yaşayan canlılardır. Bu jeotermal kaynakların Denizli/Aydın il sınırında yer alması dolayısıyla Denizli suyu, toprağı, içme suları ve genel olarak “çevresi”nin zarar görmemesi de önemli etkendir.

2014 yılında Kuyucak Kayran çayına sürekli jeotermal suların boşaltılması Büyük Menderes kirliliğine neden olduğu gibi bölgede meralarda otlanan hayvanların (inek, koyun) yüksek ısı dereceli sularda haşlanmalarına ve telef olmalarına neden olmuştur.

Bu element ve bileşiklerin varlığı özellikle devletin laboratuvarlarında yapılan analizlerde varlıkları ve oranları belirlenmiştir. Bu maddelerin bir bölümü incir bahçelerinin topraklarında fiziksel ve kimyasal değişikliklere yol açarken bir bölümü de meyvelerde zehir (toksik) etkisi yapmaktadır. Büyük Menderes’ten sulanan incir alanları bu olumsuz değişime maruz kaldığı gibi Kızııldere, Horsunlu, Pamukören, Salavatlı, Köşk, Umurlu, Aydın Efeler-Serçeköy, Ömerbeyli ve Hıdırbeyli sahalarında yer alan incir alanlarında yetişen incirler toksik saldırıya maruz kalmaktadır.

Bunun dışında jeotermal santrallerin yapımı sırasında üretim ve re-enjeksiyon kuyuları ile santral arasında buhar iletişimini sağlayan boru nakil hatları hayvan, tarım aracı, insan geçişlerini engellediği gibi yaydıkları ısı ile inciri olumsuz olarak etkilemektedirler. İncirin ihtiyacı olan makul nispi nem üzerinde olumsuz etki yapan bu buhar nakil hatlarının 2014 yılı incir sezonunda Kızıldere’de incirlerin yapraklarını döktükleri, fotosentez olayı gerçekleşmediği için incir meyvelerinin olgunlaşmadığı görülmüştür. Boru hatlarının incir bahçeleri içerisinden veya sınırlarından geçirilmesi incir alanlarını daraltmaktadır.












Önceki yazımızda jeotermal enerji üretim tesislerinin çevreye, tarıma, incire, incir meyvesine etkilerini yazmıştık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bunun dışında jeotermal santrallerin yapımı sırasında üretim ve re-enjeksiyon kuyuları ile santral arasında buhar iletişimini sağlayan boru nakil hatları hayvan, tarım aracı, insan geçişlerini engellediği gibi yaydıkları ısı ile inciri olumsuz olarak etkilemektedirler. İncirin ihtiyacı olan makul nispi nem üzerinde olumsuz etki yapan bu buhar nakil hatlarının 2014 yılı incir sezonunda Kızıldere’de incirlerin yapraklarını döktükleri, fotosentez olayı gerçekleşmediği için incir meyvelerinin olgunlaşmadığı görülmüştür. Boru hatlarının incir bahçeleri içerisinden veya sınırlarından geçirilmesi incir alanlarını daraltmaktadır.

Jeotermal santraller yer altında bulunan buhar rezervuarından büyük oranda akışkan çekmektedirler ki bunu sonucunda-henüz ülkemizde görülmemesine rağmen-çevreyi ve incir alanlarımızı potansiyel tehlikeler beklemektedir.

Bunlardan birincisi yüzey çökmesidir. Wairekei, Yeni Zelanda’da re-enjeksiyon olmaması nedeniyle Alan gereksinimi [103 m2/MWe] 1960’dan 2005 yılına kadar görülen toplam çökme 10 m’dir.

İkincisi mikro depremlerdir ki Büyük Menderes vadisi bunun için son derece uygundur. Jeotermal akışkanın büyük miktarlarda çekimi ve/veya re-enjeksiyonu bazı bölgelerde sismik aktivite oluşturabilir ya da tetikleyebilir. Bunlar mikro-sismik olaylardır ve sadece sismograflarla belirlenebilirler.

Jeotermal akışkanlar, yoğuşmayan gazlar ve miktarı sıcaklıkla artan çözünmüş katı partiküller içerir. Yoğuşmayan gazlar, çoğunlukla karbondioksit (CO2) ve değişen miktarlarda hidrojen sülfür (H2S), amonyak (NH3), azot (N2), hidrojen (H2), civa (Hg), bor buharı (B), radon (Rn) ve metan (CH4) gibi hidrokarbonlardan oluşur. Bu saydıklarımızın hidrojen dışında hemen hemen tamamına yakını incir meyvesi için tehlike teşkil etmektedir.

Bir standard buhar çevrim santralının kullanıldığı jeotermal güç üretimi, yoğuşmayan gazların ve küçük katı parçacıkların atmosfere bırakılması ile sonuçlanır. Buhar baskın sahalarda ve tüm sıvı atıkların re-enjekte edildiği sahalarda; buhar içerisindeki gaz, çevresel açıdan en önemli atıktır. En belirgin gaz emisyonu, santralda gaz atım sistemlerinde görülür.

Karbondioksit (CO2) jeotermal akışkanlarda en çok bulunan yoğuşmayan gazdır. Renksiz ve kokusuzdur. Havadan ağır olduğu için düşük seviyelerde birikir. Jeotermal santraldan yayılan CO2’nun insan sağlığına doğrudan etkisi yoktur. Bununla birlikte CO2 sera etkisi yapan bir gazdır ve dikkate alınmalıdır. Konvansiyonel jeotermal santrallarda, CO2 atımı ortalama 40-60 gr/kWh’dir. İncir bitkisine ve meyvesine etkisinin olup olmadığı incelenmelidir.

Hidrojen sülfür yüksek entalpili sahaların karakteristik bir göstergesidir. H2S asit yağmuru olarak santral bölgesini etkiler, inciri de etkilememesi imkânsızdır.

Cıva (Hg) buharı atmosferde geniş alanları olumsuz etkileyecek kadar uzun süre kalır. Civanın kanserojen yapıcı olup olmadığı kanıtlanmamıştır. Ancak besin zincirinde birikim yaptığı bilinmektedir. Sonuç olarak salınan civanın toplam miktarı havadaki konsantrasyonu açısından önemlidir. Cıva insan vücuduna ya solunum yoluyla ya havadaki civa konsantrasyonun artmasından dolayı ya da çeşitli hayvanların yenmesiyle alınabilmekte ve ilk etkileri böbreklerde ortaya çıkmaktadır. Cıva aynı zamanda toprak ve bitki örtüsünü de kirletir.

Amonyak insan sağlığına zararlı birçok psikolojik problemlere neden olan ve hoş olmayan kokuya sahip bir gazdır.

Jeotermal emisyonlarda borik asit konsantrasyonu bölgemizde genellikle çok yüksektir ve bu nedenle insanlar üzerindeki zararlı etkileri de oldukça fazladır. Toprak ve sulama sularındaki borik asit içeriği bitkilerin büyümesini olumsuz etkiler. Sonuç olarak borik asitçe zengin buhar ya da gaz deşarjı, özellikle yüzey suları ve toprak kirliliğine

neden olmaktadır. 








Antalya’da toplanan son eğitim şurasında, okullarda Osmanlıca dersi okutulması kararının çıkması gündemimize bu ciddi meseleyi, her gündem değişikliğinde olduğu gibi kulaktan dolma, mesnetsiz ve sulandırılmış bir tartışma konusu olarak çıkardı.

Konunun uzmanından çok, konu ile alakası olmayan bir takım kişiler, yazarlar ve siyasiler, sadece günü birlik siyasi mülahaza ve hırsla, siyasi jargonlarına uygun adapla fikir beyan etmeye başladılar. Toplum her tartışmada olduğu gibi hemen ikiye bölündü. Hükumet ve yanlıları konuyu, Osmanlıca eğitim olmazsa sanki ülke batacak, ihracat duracak, elektrikler kesilecek, ekonomi çökecek, kısacası ülke batacak çizgisine getirdiler. Karşı taraf ise Osmanlıca okutulursa bir yüzyıl geri gideceğimizi, çocukların örümcek kafalı yetişeceğini, saltanat ve hilafet düşüncesinin beyinlere hâkim olacağını iddia etmeyi başladılar. Ve hatta muhalefet sözcüsü mezar taşlarından Osmanlıca okumayı aşağılayıcı bir eylem olarak tanımladı.

Öncelikle eğitimimizin içinde bulunduğu duruma bakalım. Beş-on yıl önce düzenlenen bir eğitim şurasında alınan bir kararla ilkokullarda okuma-yazma sistemi ve öğretimi Avrupa Birliği baskısı sonucu ters yüz edilmiş, Türkçenin yapısına tamamen uygun olan “Tümden gelim” metodu terk edilerek Hint-Avrupa dil ailesinin yapısına uygun olan “tümevarım “ metodu ile okuma yazma öğretilmeye başlanmıştır. Çocuklarda gelişmekte olan beyin-göz koordinasyonu işlevinin tam tersine hızlı okuma ve anlamayı sağlayan, okurken satırlar üzerinde göz kayması refleksi terk ettirilerek göz sıçraması ile okutma yolu seçilerek, çocukların aynı anda aktif olması gereken iki organından olan beyin, tüm gücünü gözlerin çabasına harcarken, okuduğunu anlama becerileri ortaya çıkmamaktadır. Kısacası sen Milli Eğitim olarak Latin harfleri ile okuma-yazma ve anlamayı başaramamışken, neredeyse seksen yıldır İngilizce öğretiminde “İt is a pencil” ötesine geçememişken, Osmanlıca gibi büyük bir bölümü belgelerde, arşivlerde, kitabelerde mezar taşlarında kalmış, uzmanlarının bile birbirlerinden yardım alarak doğru araştırma sonuçlarına ulaşabildikleri bir yazı sistemini ilkokuldan liseye kadar olan öğretim sürecinde çocuklara nasıl öğreteceksiniz?

Öncelikle şu bilinmelidir ki İlk ve Ortaokul seviyesinde bunu öğretemezsiniz. Siz Osmanlıca öğretecek öğretmen kadrosunu nereden bulacaksınız? Kaç müftü ve din görevlisi Osmanlıca bilmektedir?Hemen hemen hiç.

Geçenlerde Aydın ilçelerinin tarihleri ile ilgili yaptığımız geniş çaplı bir çalışma kapsamında Tarih bölümü öğretim üyesi bir arkadaşımla aramızda geçen konuşmada, elimizdeki belgelerin çokluğu dolayısı ile zaman kazanmak bakımından bazı belgelerin transkripsiyon(çeviri)unu Osmanlıca dersinde arkadaşlarına göre daha önde olan öğrencilere vererek süreci hızlandırıp hızlandıramayacağımızı sorduğumda, bana cevabı aynen “Osmanlıca alfabeyi bile zor öğretiyoruz ki çeviriyi hiç yapamazlar” oldu. Üniversitelerin tarih ve edebiyat bölümlerinin öğrencilerinin daha okumayı sökemedikleri Osmanlıca yı siz nasıl ilk ve orta öğretimde öğreteceksiniz?

Osmanlıca artık bir ihtisas dalıdır. Bu konuda araştırma yapmak isteyenlerin üniversitelerin ilgili bölümlerinin iştigal sahasına girmektedir. Türk eğitim sisteminin zaruri ihtiyacı değildir. Milli Eğitim ve Kültür bakanlıkları her öğrenciye Osmanlıca öğretme iddia ve inadından vazgeçerek, mevcut Osmanlıca araştırmaları maddi olarak desteklesinler. Yayınların ve kitapların basılmasına para versinler, para… Kaç edebiyat ve tarih bölümü hocasının hazırladıkları araştırmanın parasızlık dolayısıyla yayınlanamadığını, tozlu sayfalarda ve bilgisayar dosyalarında beklediğini biliyor musunuz?

Bu konuda iddia çıtası o kadar yüksek tutuldu ki eğitim sistemimiz pul pul dökülürken Milli Eğitim Bakanlığı ilk ve orta öğretimde, bu alanda Ali Alparslan’lar, Muharrem Ergin’ler, Mehmet Kaplan’lar, Osman Turan’lar, Ahmet Caferoğlu’lar, Halil İnalcık’lar, Yusuf Halaçoğlu’lar yetiştirme iddiasında olmasın. Boş ve ham hayallere kapılmasın. Osmanlıca öğretimi uzun, zor bir süreçtir.

Eğitim Bir Sen midir, Eğitim İki sen midir, her neyse şu ideolojik sendika bu tür bilimsel konularda hükümet yönetmeyi bıraksın, üyelerinin özlük haklarına önem versin. 







20. Yüzyıla girdiğimizde Aydın için bağcılık hala önemini korumakta; incir ve pamuk ile beraber en fazla gelir getiren ürün olmaya devam etmekteydi.

Bugün olduğu gibi Manisa Aydın’a göre daha fazla üzüm üretmekle beraber Aydın’da üzüm üretimi hala çok yüksekti.

“Şimdiki halde vilayetin ihracat-ı seneviyesi, takriben: Razaki ve çekirdeksiz olarak bir milyon atik kantarı bulan kesim-i azamisi ,memalik-i ecnebiyeye ihraç edilen kuru üzümden 1 150 000’lik çok miktarı Saruhan Sancağında husule geldiği halde en âlâsı Nazilli ve Güme Kazlarında hâsıl bir milyon kantar ve palamuttur….”

Üzüm ihracatından yüzde 1 oranındaki değere göre vergiyi kaldırdığı gibi ihracat değerinin yüzde 8’i kadar bir prim vermeyi vaat etti. İngilizlerin büyük bir hızla bağ satın almaya ve Avrupai üretim biçimleri uygulamaya başladıkları görüldü. 1893’de Aydın vilayetindeki bağların büyük çoğunluğunun İngilizlerin eline geçmiş olduğu bildirildi.

Bu arada, Avrupalılar pazar alanlarını genişletirken bir yandan da Anadolu’nun coğrafi ihtisaslaşmasının sınırını zorluyorlar, beşeri üretimin sınırlarını genişletmeye çalışıyorlardı. Bu yüzden Girit adasının arazisi ve coğrafi konumu itibariyle her türlü ürünün yetiştirilebileceği bir yer olduğu, Girit’te pek çok şeyin yetiştirilemediği ama çeşitli ürünlerin yetiştirilmek istendiği Osmanlı Devleti’ne bildirilmişti. Bu yüzden özellikle çekirdeksiz üzüm ile meşhur incirin Girit’te yetiştirilebileceği söyleniyordu. Üzüm asması çubuğunun İzmir’e bağlı Karaburun kasabasından 6000 çubuk kadar, incir çubuğunun ise Aydın’a bağlı Nazilli kasabasından 2000 çubuk kadar gönderilmesi isteniyordu.

Fransa’da bağların kötü olması devam ediyor, bu yüzden Bordo şarabı yapabilmek için İzmir’e gelen iki Fransız 100 bin kantar yaş üzümü alıp, suyunu sıkıp, içine ispirto katarak Fransa’ya götürüyordu ki, kuru üzüm ihraç etme sıkıntısı yaşayan İzmir’deki tüccarlar için bu durum memnuniyet verici idi. 19. yüzyılın sonlarına ait gazetelerde bazı iklim olaylarından bağların büyük zarar gördüğü yazılmıştı. Bunlar üzümlerin oluşmaya başladığı dönemde yağan dolu veya şiddetli esen boranın bağlara zarar vereceği ve ürün rekoltesinde düşmeye sebep olacağı yönündeydi. Bunlar da gösteriyordu ki bu çevrede bağcılık hala önemli ürünler arasında yer almaktaydı. Aynı dönemde razakı üzümün yetiştirildiği belirtilmektedir ki, zaten 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda bağcılıkta genel bir gelişme olmuştu.

“Kuşadası’nda 1908 yılında yeniden dikilen yerli çubuk ve Amerikan çubukları ile bağcılık ve üzüm üretimi yeniden canlanmıştır” 1908 yılında 8383 dönüm bağa sahip olan Kuşadası’nda elde edilen yaş üzüm 21 510 778 kg. idi. Yaş üzümden 5 357 119 kg. kuru üzüm elde edilmiştir. Ayrıca yine 1908 yılı ürünü olan üzümden 46 765 kg şarap ve 4 676 kg rakı elde edilmiştir.

Aydın ilinde özellikle şarap üretiminde etkin olduğunu bildiğimiz Gayri Müslimlerin, Aydın’a bağlı Karacasu kazasında birkaç sene önce bağları varken, simdi bağlarının harap olduğu ve şaraphanelerinin de eski durumunda bulunmadığı gerekçesiyle talep edilen 2600 kuruş tutarında ki zecriye rüsumunu ödemek istemediklerine dair ilginç bir durum yaşanmış, fiyatlar üzerindeki hassasiyetini vergiler üzerinde de gösteren Osmanlı Hükümeti, gayri Müslimlerin halkın bağlarından hala ürün almakta olduğu, bağcılığın mahvolmadığı, şaraphanelerin işleyip üretimin devam ettiği yönündeki ihbar sonrası derhal olay hakkında incelemeler başlatmıştı.

Aslında savaş döneminde üretim ve ticari faaliyetlerinin tamamen durduğu konusunda kesin ifadeler kullanamayacağımız gibi, savaş ortamının ürün rekoltelerinde düzenli bir düşüşe sebebiyet verdiğini de iddia edemeyiz. Kaldı ki savaşın en ciddi tarihlerinde bile pekâlâ diğer ürünlerde de örneğini gördüğümüz gibi üzüm mahsulünde de büyük bir artış olmuş Aydın vilayetinde 1918 yılında 27 milyon okka elde edilen üzüm 1919’da yaklaşık 35 milyon okkalık bir miktara ulaşmıştı.

I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce, üzüm üretimi Aydın Vilayetindeki tarım alanlarının yaklaşık beşte birini kapsıyordu. Aydın, Bursa, Ankara ve Konya vilayetleri, imparatorluk bağlarının % 20’sine sahipti.1909’da Osmanlı Devleti’ndeki üzüm üretimini arttırmak amacıyla İzmir Ticaret Odası tarafından İzmir’de bir “Üzüm İdaresi” kurulması dahi kararlaştırılmıştır.

1914–18 yılları arasında elde edilen çekirdeksiz üzüm miktarına baktığımız zaman 1914’de 900.000 kantar olan üretimi ertesi yıl az bir gerilemeyle 800.000 kantar olmuştur. Savaşın etkilerinin görülmesiyle birlikte üretim miktarı Mütarekeye kadar olan dönemde yavaş yavaş azalmaya başlamıştır. 1916’da 600.000 kantara düşen çekirdeksiz üzüm hâsılatı 1917’de biraz daha gerileyerek 500.000 kantara düşmüştür. 1918’de elde edilen çekirdeksiz üzüm miktarı savaşın başlangıç yılı olan 1914’ün üretim miktarının yarısına, 450.000 kantar, ancak ulaşabilmiştir.

Nitekim Kurtuluş Savaşında, üzüm rekoltelerinde hissedilir bir düşüş yaşanırken, Ege bölgesi üzümleri gerektiğinde ve güvenliğin sağlandığı ortamda İzmir’e üzüm sevkiyatı yapılıyordu.

Kurtuluş Savaşı sonrasında bölgede var olan çekirdeksiz sultaniye üzüm alanları genişlemeye başlamıştır. Bağcılar Kooperatifi, üzüm piyasasını düzenlemek amacıyla Türkiye İş ve Ziraat Bankası'nın ortaklaşa kurduğu Üzüm Kurumu (Tariş Ltd. Şti) ile 1938 yılında birleşerek faaliyetini Tariş Üzüm Birliği olarak kurulmasından sonra, özellikle Manisa İli üzümcülükte büyük bir atılım gösterirken, Aydın da üzüm alanları Buharkent ile sınırlı kalmıştır.







Bundan önceki dört yazımızda Aydın’ın bağcılık geçmişini tarihi süreç içinde ele almaya çalıştık.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle Ege’de Yunan işgali dolayısıyla üzüm üretiminde büyük düşüşler yaşanmış, Yunan askeri güçleri, köy, kasaba ve şehirleri yakarak yurdumuzu terk ederken bağ ve incir alanlarını da tahrip etmişlerdir.

1960-1980 yılları Aydın’da üzümün yok olmaya, bağların hızla sökülmeye uğradığı dönemdir. Bu dönemde sökülen bağların yerine, pamuk, incir ve zeytinin ikame edildiğini, dağ köylerinde ise verilen göç dolayısıyla bağların bakımsız kaldığını görmekteyiz. Bahsettiğimiz 20 yıllık dönemde ikame edilen ürünlerin üzüme göre getirilerinin daha yüksek olması bağcılığın terk edilmesine neden olmuştur.

Bahsettiğimiz dönemde bağ tarımının terk edilmesi geleneklerimizin de yok olmasına neden oldu. Yaşı yetenler hatırlar. İlkokula giderken hangimizin siyah önlüğünün cebinde kuru incir, kuru üzüm, Bundan önceki dört yazımızda Aydın’ın bağcılık geçmişini tarihi süreç içinde ele almaya çalıştık.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle Ege’de Yunan işgali dolayısıyla üzüm üretiminde büyük düşüşler yaşanmış, Yunan askeri güçleri, köy, kasaba ve şehirleri yakarak yurdumuzu terk ederken bağ ve incir alanlarını da tahrip etmişlerdir.

1960-1980 yılları Aydın’da üzümün yok olmaya, bağların hızla sökülmeye uğradığı dönemdir. Bu dönemde sökülen bağların yerine, pamuk, incir ve zeytinin ikame edildiğini, dağ köylerinde ise verilen göç dolayısıyla bağların bakımsız kaldığını görmekteyiz. Bahsettiğimiz 20 yıllık dönemde ikame edilen ürünlerin üzüme göre getirilerinin daha yüksek olması bağcılığın terk edilmesine neden olmuştur.

Bahsettiğimiz dönemde bağ tarımının terk edilmesi geleneklerimizin de yok olmasına neden oldu. Yaşı yetenler hatırlar. İlkokula giderken hangimizin siyah önlüğünün cebinde kuru incir, kuru üzüm, üzüm köftesi veya pestili olmazdı. Çocuk sağlığı ve beslenmesinde önemli yeri olan bu doğal ürünlerin yerini alan çikolata ve benzeri gıdalar ne derece tutabilirler?

Geleneksel üzüm üretiminde en büyük amaç ticari olduğu kadar da üzümden elde edilen yüksek enerjiden yıl boyunca yararlanma isteği idi. Üzümler sofralık olarak taze tüketildiği gibi kurutularak kış tüketimi için de saklanırdı. Kuru üzümün Aydın ve Türk mutfağında unlu mamullerde tatlandırıcı olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Bunun yanında pekmez en önemli üzüm yan ürünlerinden birisi idi. Ticari olarak önemi bir yere sahipti. Bağbozumları sonrasında pekmez yapımı üzüm üreticisi aileleri günler ve haftalar boyu meşgul eden bir meşgale idi. pekmezin yanı sıra kısa sürede tüketilmesi gereken şıra da günü birlik içecekler arasında idi. Kış günlerinin enerji kaynağı olarak günbalı ve pekmez köftesi yapılırdı. Bu yan ürünler çocukların olduğu kadar tüm aile fertlerinin şeker ve enerji ihtiyaçlarını giderirdi.

Peki, Aydın ilinde mevcut ürünlerin yanında yeni bir tarım çeşidi olarak bağcılığın tekrar canlandırılmasının ne gibi yararları olacaktır?

Bu konuyu öncelikle iklim, coğrafi şartlar, atıl arazilerin değerlendirilmesi ve az gelir getiren tarım alanlarından daha yüksek performans elde etmek açısından ele alalım.

Aydın coğrafyası sıcaklık, rüzgâr, güneşlenme, yağış, nem ve yöney(güneşe bakma açısı) bakımından değerlendirildiğinde fazlaca bağ kurulabilecek alanlara sahiptir.

Aydın coğrafyasının ova, güzlek(bayır) ve yayla gibi üç ayrı özellikteki yapılara sahip olması doğru üzüm seçimi ile uygun zamanlarda sofralık üzüm elde etme fırsatı sunmaktadır.

Bağ alanları diğer ürünlere göre daha az seçicilik göstermektedir. Her toprakta zeytin, incir, pamuk ve sebze yetiştiremezken üzüm taban suyu yüksek alçak ovalar dışında her çeşit toprakta yetiştirilebilir.

Diğer ürünler rakım farkına duyarlı iken bağı deniz seviyesi ile 1400 metre yükseltilere kadar kurabiliriz.

İncir başta olmak üzere ilimizde yetişen pek çok tarım ürünün yağış, nem ve sıcaklıktan doğrudan etkilenirken üzüm bu etkenlere daha toleranslıdır.

Aydın iklimi bağcılık için gayet uygundur.

Özellikle 300 metre civarından başlayarak, güzlek olarak adlandırabileceğimiz bu alanlar ve üzerindeki yükseltilerde bağcılık yapılabilir.

Yayla tarımı için bağcılık önemli bir fırsattır.

Orman arazileri arasında kalan az getirili araziler bağ olarak tarıma açılabilir.

Yine 700 metre rakımın üzerinde kalan yaylak ve dağlık alanlarda atıl kalmış olan küçük ve –büyük ve meyilli alanlarda bağ tesisi kurulabilir.

Asma bitkisi toprak çeşitliliğinden fazlaca etkilenmezken günümüzde anaç seçimi ile her toprağa her çeşit üzüm dikimi ve yetiştirilmesi gerçekleştirilebilmektedir. Özellikle mevsimlik akarsu kenarlarında yer alan kum ve tın oranı yüksek arazilerde bağ tesisi mümkündür.

Bağcılık aynı zamanda bir turizm unsurudur. Şehir hayatından bıkmış insanımız için 500 m2- 3 dekar arası hobi bağları girişimciler için getirisi yüksek bir yatırım fırsatıdır.

Devam edeceğiz… 






Bir yazı dizisi halinde ele aldığımız “Aydın İçin Bağcılık” konulu bu yazıların önceki bölümlerinde Aydın’da üzümcülüğün tarihini ele alırken beşinci bölümü ise Aydın topraklarının, ikliminin, coğrafyasının ve atıl topraklarının uygunluğu bakımından üreticilere ve girişimcilere ne gibi faydalar sağlayabileceğini işledik. Bu yazımızda ise günümüzde Aydın ve Türkiye’de bağcılığın durumunu irdeleyerek tüm tarım ürünlerinde olduğu gibi üzümcülükte de en büyük sıkıntılardan birisi olan pazarlama sorununa değineceğiz.

2012 yılı FAO rakamlarına göre. dünyada üretilen üzüm miktarı yaklaşık olarak 70 milyon tondur. Türkiye. aynı yıl 4.190 ton üretimle dünya üzüm üretici ülkeler arasında Çin, İtalya, ABD, Fransa ve İspanya’dan sonra 6. Sırada yer almıştır. Dünya üzüm üretiminde % 6’lık bir paya sahip durumdayız.2013 yılında ise üretilen üzüm miktarı 4 milyon tonu biraz geçmiştir.

Ülkemizde en geniş alanlara sahip olan zeytin tarımının hemen ardından bağ alanları gelmektedir ki ülkemizin bağ alanları toplamı da yaklaşık olarak 3 milyon hektardır. Verilen teşviklerle çok hızlı da olmasa 2006 yılından itibaren bağ alanlarımızda bir genişleme görülmektedir. Bağ alanlarında yıllara göre artış ve azalmalar görülmesine rağmen üzüm üreticisinin yıl geçtikçe bilinçlenmesi ve modern tarımın gereklerini yerine getirmesi ile dekar başına alınan üzüm miktarında neredeyse % 50’lere varan artışlar kaydedilerek 2013 yılı itibari ile birim alandan alınan verim yaklaşık olarak 990 kg’a yükselmiştir.

Üzüm üretimi irdelediğinde yukarıda verdiğimiz 4 milyon tonluk üretimin % 53’ü’ne tekabül eden 2 milyon tonu sofralık, yaklaşık 1,5 milyon tonu kurutmalık, yine yaklaşık 450 bin tonu da şaraplık olarak tüketilmiştir.

Kuru üzüm üretiminde ülkemiz dünya lideri konumundadır. Üretilen ve ihraç edilen kuru üzümün yaklaşık % 90’ı çekirdeksiz ve sultaniye türü üzümlerden oluşmakta ve bu bağ alanları Manisa-İzmir bölgesini kapsamaktadır. Kuru üzümde dünya payımız yaklaşık olarak% 30’dur.ABD, İran, Şili ihracat konusunda ülkemize rakip durumdadırlar. Ülkemiz 2013 yılında yaklaşık 205 bin ton sofralık üzüm ihraç ederek 190 milyon Dolar gelir elde etmiştir. İhracatta ilk üç ülke Rusya, Bulgaristan ve Almanya’dır.

Türk üzümcülüğünün geleceğini ele aldığımızda, değişik coğrafyalarda 6 aya kadar yayılan sofralık taze üzüm üretiminin ihracatta büyük bir paya sahip olacağı ortadadır. Bunun içinde erkenci bir iklim özelliğine sahip olan Aydın’ın pek çok bölgesinin de yer alması Aydın çiftçisi için potansiyel bir fırsat olacaktır.

Burada da karşımıza toprak yapısı, iklim, hasat dönemi gibi sorunlarla beraber çeşit seçimi çıkmaktadır ki bu konu İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ve Üniversitelerin ve Bağcılık Araştırma İstasyonlarının çalışması ile çözüme kavuşturulması en doğru metottur.

Bağ tesisi ise tamamen teknik bir konu olup günümüzde pek çok seçeneği bulunan bağ sistemleri üreticimizin bütçesine uygun olarak, kredi ve destek takviyesi ile kurulup üç-dört yıl içinde yapılan yatırımlar üretime dönüşerek gelir getirmeye başlamaktadır.

Ancak bu noktadan sonra karşımıza her zamanki tespit çıkmaktadır. Türk çiftçisi üretmekte, fakat pazarlamada sıkıntı çekmektedir. Sağlıklı bir pazarlamanın olmadığı tarım ekonomisinde en büyük zararı üretici görmektedir. Türk tarımının yapısal sorunlarının bir türlü aşılamamış olması, serbest piyasa safsatası ile “bırakınızcı” Pazar anlayışının hâkim olması Türk üreticisinin önünü görmesini engellemektedir.

Pazarlama konusunda üreticiye düşen görevlerin başında sağlıklı ve standarda uygun ürün yetiştirmektir. Bunun yanında hedef iç pazardan çok ihracat olmalıdır. İthalat yapan ülkelerin damak tatları, aroma ve renk özellikleri doğru tespit edilerek uygun çeşitlerden bağ tesis edilmelidir.

Üreticiler ihracatta en büyük engeli teşkil eden zirai ilaç kalıntısına meydan vermemek için doğru zirai ilacı ve bitki besleme ürünlerini seçmeli, teknik elemanlardan ve bayilerden doğru zirai ilaçları satın alarak kullanmalıdırlar.

Üreticiler mutlaka “iyi tarım uygulamaları” kapsamında üretim yapmalılar ki ürünlerini hem rahat ve güvenilir bir şekilde pazara sürebilsinler hem de devletin bu alanda verdiği desteklerden yararlanabilsinler.

Üzüm ve bağcılık konusundaki yazımızı sürdüreceğiz. 






Bağcılıkta uygulanan telli terbiye sistemi, bu sistemin maliyeti, zirai mücadelede bazı ürünlere göre daha fazla uğraş verme yoğun işçilik yeni bağ tesis edecek üreticilerin gözünü korkutmaktadır. Bu yazımızda bağcılığa sağlanan desteklemeler ile yeni bağ tesisi konusunda maliyetler üzerinde duracağız.
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kapsamında Bakanlar Kurulunca bitkisel üretimi destekleme kapsamında her yıl yayınladığı destekleme kararları kapsamında bağcılık da bu desteklemelerden yararlanmaktadır. Bu destekleri sıralayacak olursak

  • Hububat, yem bitkileri, baklagiller, yumru bitkiler, sebze ve meyve alanları içinde bağlara da mazot desteği olarak dekarda 4,6 TL, gübre desteği olarak 6 TL, toprak analiz desteği olarak 2,5 TL ödenmektedir.
  •  Bağ ve Diğer Meyve Fidanları ile Bahçe Tesisi (STANDART) destek dekar başına 100 TL, Bağ ve Diğer Meyve Fidanları ile Bahçe Tesisi (SERTİFİKALI) fidanlarda ise 230 TL fidan desteği vermektedir.
  •  
  •  Organik tarım Desteği olarak da organik bağlarda dekara 70 TL;
  •  
  •  İyi Tarım Uygulamaları Desteği olarak da ödenen miktar dekarda 50 TL’dir.
  •  Bağ tesis edilirken basınçlı sulama sistemlerinde proje tutarının %50’si hibe olarak ödenmektedir. TC Ziraat Bankası ise basınçlı sulama sistemleri için 5 yıl vadeli (0) faizli kredi verilmektedir.
  •  
  • Tarım kredi Kooperatiflerince TC Ziraat Bankasınca olduğu gibi Selektif Kredi Uygulaması yolu ile üreticilere yatırım ve işletme kredileri diğer kredilerden farklı olarak %50 indirimli uygulanmaktadır.
  •  
  • Entegre üzümcülük ve bağcılık yapan işletmelere paketleme, işleme, soğuk hava deposu, tasnifleme frigofrik (soğuk taşıma) yatırımları projelerine KKYD kapsamından olmak üzere % 50 hibe desteği sağlanmaktadır.

 

Yeni bağ tesisi için 10 dekar(1 hektar) üzerinden (V sistem, beton direk) maliyetleri hesaplayacak olursak;

 

Telli Terbiye sistemi Maliyeti: 8 500

Sertifikalı Fidan Tutarı:5 850

İşçilik Maliyeti:2 500 TL

Nakliye:1 250 TL

Basınçlı Sulama Sistemi: 7 500 TL

İnşaat Malzemesi Giderleri:750 TL

Diğer ve Umulmadık Giderler:1 500 TL.

TOPLAM:27 bin 850 TL.

 

Bir hektar bağ için yukarıda verdiğimiz maliyete karşın yeni bağ tesisinde uygulanan yetiştirme süreci şu şekilde gelişmektedir:

Birinci yıl bağ fidanları dikimini takiben ikinci yılda sağlıklı kökleşmenin ve bitki yeşil aksamının sağlıklı olması bakımından ikini yıl fidanlar iki göz üzerinde budanmaktadır. Üçüncü yılda ise şekil budamasına önem verilerek düşük de olsa ürün alınmaya başlanmaktadır. Dördüncü yılda bağlar artık verimdedir.

Son yıllarda üreticilerin bağcılığa meyletmeleri bu tarım dalından beklentilerin varlığını göstermektedir. Yılda bir defa alınan topluca gelir-bazı yıllar sultaniye istisna tutulursa- üreticiyi memnun etmektedir. Sofralık üzüm çeşitlerinde kar oranlarının tatmin edici olması sevindiricidir. Siyah şaraplık üzümlerde arz eksiği bulunmaktadır. Kurutmalık üzümlerde çekirdekli cinslerin son yıllardaki fiyatları ise tatmin edici hatta oldukça da iyidir.

Gelecek yazımızda, Aydın İli için bağcılıkla ilgili fırsat ve tercihler üzerinde duracağız.
 








Bağ tesis ederken, öncelikle tesis edilecek arazinin bağcılığa uygun olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunun için de arazinin rakımı, sulanabilme özellikleri, güneşlenme miktarı ve yönü, hâkim rüzgârların şiddeti ve yönü, sıcaklık, yağış, nem, yer ve yöney özellikleri dikkatle ele alınarak bağcılık yapılıp yapılamayacağına karar verilmelidir.

Bu özellikler uygun olduğu takdirde toprak analizine uyguna anaç seçimi ve amaca ve yukarıdaki arazi özelliklerine uygun olarak çeşit seçimi yapılmalıdır. Çeşit seçiminde bu özelliklerin yanı sıra pazarlamada seçilen çeşidin hasat zamanına dikkat edilmelidir ki, mevcut üzüm çeşitleri tarafından pazarlamasında sıkıntı çekilmesin.

Üzüm taze satışa sunulabildiği gibi yan ürünlerinin satışıyla da gelir elde edilen bir tarım ürünüdür. Bu avantajından dolayı üreticiler tarafından tercih edilmesi tavsiye edilmektedir.

Taze satışa sunulacak üzüm çeşitleri bakımından üreticinin seçme şansı çok fazladır. Burada tercihte en önemli seçim, satılabilme ve Pazar tercihleri yanında hasat tarihi ve dekar başına verimi dikkate alınmalıdır. Doğaldır ki erkenci üzüm cinslerinin dekar başı verimleri orta mevsim ve geç dönem üzümlerine göre daha düşüktür. Ancak turfanda sıfatı verebileceğimiz erkenci çeşitlerin fiyatları diğer dönem üzümlerinden daha yüksek olmaktadır. Sofralık üzüm seçiminde ihracat şansının bulunmasına önem verilmelidir. Bu bakımdan üzüm çeşidinin raf ömrü öne çıkmaktadır.

Taze sofralık üzümün değerini bulmadığı yıllarda bazı üzüm çeşitlerinin kurutularak satılma imkânı bulunmaktadır. Bu bakımdan da çeşit seçimi önemlidir. Ülkemizde kurutmalık olarak seçilen ve üretilen üzüm çeşitlerinin başında sultaniye cinsi çekirdeksiz üzümler gelmektedir ki bunların ihracat şansı yüksektir. Bazı çekirdekli üzüm çeşitleri de kurutularak satılmaktadır ve çoğu zaman da standardı ve doğru seçimi yakalandığı zaman sultaniye cinsinden daha yüksek fiyat bulmaktadırlar.

Türk ve Akdeniz mutfağının önemli yemek çeşitlerinden birisi de yaprak sarması olması dolayısıyla salamura yaprak toplanması ve satılması bağcılıkta önemli bir gelir kaynağıdır. Salamura yaprak tesislerinin artması ve ihracatının sürekli hale gelmesi bağcılıkta iyi bir gelir kalemidir.

Üzüm suyu da, taze üzüm veya şıradan elde edilen diğer bir besin maddesidir. Meyve suyu formatında üzüm suyu üretimi

için yakın bir bölgede üzüm suyu işleyen bir meyve suyu fabrikasının varlığı bu tür satışta önemlidir.

Günümüzde her ne kadar eski önemini koruyamamış olsa da geleneksel bir Türk ürünü olan pekmez doğal bir tatlandırıcı, zengin bir karbonhidrat kaynağıdır. Günümüzde doğal beslenmeye doğru giden alışkanlıklar önümüzdeki dönemlerde pekmezi de öne çıkaracağı kanaatindeyim.

Diğer bir üzüm yan ürünü olan sirke de pekmez gibi sofralık standartları dışında kalan üzümlerden elde edilen bir ekonomik değerdir. Ülkemizde yaklaşık olarak 150 milyon litre sirke üretiliyor olması bu ürünün önemini ortaya koymaktadır.

Üzümün değerlendirilmesinde önem taşıyan ürünlerin başında şarap gelmektedir. Ülkemiz şarap ve rakı üretiminde ve ihracatında önemli ülkelerden birisi konumuna gelememiştir.140 milyon litre şarap üretimi ihracat şansı olmasına rağmen son yıllarda bu sektöre getirilen vergi yükü bu sektörü zor duruma sokmaktadır.

Bazı bölgelerimizde ekonomik yoğunluğu fazla olmasa da olgunlaşmamış üzümden elde edilen “koruk suyu” nun ticareti yapılmaktadır.

Son yıllarda TKDK (Tarımsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu) yerel ve geleneksel tarım ürünlerinin işlenmesi ve pazarlanması konusunda İPARD desteklerinin verilmesi bağcılık ve bu alana yatırım yapacak olan işletmeler için ayrıca bir şanstır.

Sonuç olarak bağcılık çeşit seçimi, üretim teknikleri, pazarlama ve kısa dönemde kazanca dönmesi bakımından tercih edilecek bir tarım koludur. 







Bağcılık yapacak veya yeni bağ tesis edecek üreticilerin öncelikle planlamasını doğru yapması gereklidir. Geleneksel yöntemlerin para kazandırmadığı günümüzde hangi amaçla üretim yapılacak olursa olunsun geniş alanlarda, programlı ve modern bir üretimi düşünmeli ve uygulamalıdır. Bir kaç dekarlık alanlarda yapılacak bağcılık coğrafi şartların izin vermediği, daha çok dağlık arazilerde, dar alandan yüksek verimli çeşitlerin seçimleri ile mümkün olabilecektir.

Aydın coğrafyası göz önüne alındığında üzümde çeşit seçimi için pek çok faktöre dikkat edilmesi ön şart olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelik üzüm çeşidinin satılabilme özelliği ve bu çeşidin hasat tarihidir. Hasat tarihi için de bağ oluşturulacak arazinin yükseltisi.

Aydın özellikleri dikkate alındığında, başta Buharkent ve ovaya hâkim ve kuzey rüzgârlarına kapalı olan Aydın dağlarının güney yamaçlarında erkenci özelliği olan üzüm çeşitleri tercih edilmelidir. Bu çeşitler arasında superior, Trakya ilkeren ve early sweet tercih edilebilir. Her üç üzüm çeşidi de Aydın şartlarında 1-15 Temmuz’da hasadı mümkündür. Ancak bu çeşitler dekar başı verimde yüksek değildir.

Yükseltisi 300 ile 700 metre arasında yer alan alanlarda orta veya orta geç mevsim üzümlerinden bağ oluşturulması ürünün hasat dönemini Manisa bölgesinin sultaniyesi ile çakıştırmayacaktır. Bu bölgelerde çekirdekli beyaz, mor, pembe ve sarı çeşitlerin seçimi satış şanslarını artıracaktır. Bu bölgeler için barış, Ata sarısı, Red Globe, Michelle Palieri olabilir.

Aydın’da yayla kesimlerde bulunan atıl arazilerle orman içinde bulunan küçük ve parçalı araziler için ise Eylül ortasından Ekim sonuna kadar hasat edilebilecek Michelle Palieri, Royal Alfons Lavallee ve Italia çeşidi üzümler uygun olacaktır.

Aydın, şaraplık üzüm çeşitlerinin denenmediği bir bölge. Şaraplık üzümün tercihinde arazinin sulanamaması önemlidir. Şaraplık üzüm çeşitlerde bitki bakım, besleme ve zirai mücadele giderlerinin daha az olması bir avantajdır. Yüksek kesimlerde hububat ekilen araziler ile Kuşadası ve Didim’in bazı bölgelerinde şaraplık üzüm üretimi uygun olacaktır.

Bu konularda en önemli görevler İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Adnan Menderes Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Ziraat Odaları’na düşmektedir. Bağ tesis için ihracat ve yurt içi tüketimde ihtiyaç duyulan çeşit seçimleri için üreticiler yönlendirmelidir.

Aydın İlinin Buharkent’ten başlayarak Kuyucak, Nazilli, Sultanhisar ve Köşk ilçeleri Gediz Havzası’nda yer almakta olup, Gediz Havzası’nın en geniş alanlar kaplayan tarım ürünü de üzümdür. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı havzalar bazında yaptığı çalışmalarda ürün listesini daraltmayı hedeflemektedir. Bu havzada desteklenecek ürünlerin başında bağcılığın gelmesi kaçınılmazdır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı “artık tarım havzaları projesi” ni tamamlamalı, üreticinin, uzun vadede desteklenecek ürünler bakımından önünü görmesini sağlamalıdır.

Aydın ilinin kalkınması eğer tarıma dayalı endüstri de ise-ki öyledir- önümüzdeki on yıllarda Aydın için bağcılık düşünülmeli, işleme, paketleme, kurutma ve ihracatı için entegresinin hazırlıkları zamanında başlamalıdır.








Aydın ili tarım desenini anlatırken, ”kahve, çay ve muzdan başka her çeşit bitkisel üretimin yapıldığı il” tanımlamasını yapmaktayız. Bu tanımlamanın içine giren tarım ürünlerini organik tarım ve iyi tarım uygulaması yapılabilirlikleri açısından sınıflandırmamız gerekmektedir. Bu sınıflandırmaya gitmeden önce hali hazırda Aydın’da iyi tarımın ve organik tarımın durumuna göz atalım:

Bu alanda karnemiz iyi; ancak amaçlanan hedefin oldukça uzağındayız. Türkiye genelinde Organik ve iyi tarım uygulamalarının hala çok az olması bizi önde göstermektedir.

Aydın ilinde Ziraat Odalarına kayıtlı üretici sayısı yaklaşık olarak 120 bindir. 2012 yılı verilerine göre bu rakamın sadece 5790’ı organik tarımla iştigal etmektedir. Bu rakam bizi Türkiye ikinciliğine taşımıştır. Yaklaşık 133 bin tonluk üretim miktarı ile Türkiye dördüncüsü durumundayız. Organik tarım yapılan arazilerimizin toplamı ise 35 bin hektar kadardır ki Aydın ilinin yüzölçüm olarak iller bazında Türkiye ortalamasının oldukça altında olması bu rakamı karşımıza çıkarmaktadır. Fakat bu rakamlar ve sıralamalar bizi sevindirmesin hala bu alanlarda oldukça geri durumdayız.

2008 yılında ilimizde organik tarım yapan çiftçi sayısı 825,organik tarım desteklemesi yapılan arazi miktarı 40 bin dekar toplam destekleme miktarı 860 bin TL iken, 2012 yılında, çiftçi sayısı 4 bin, organik tarım desteklemesi yapılan arazi miktarı 204 bin dekar toplam destekleme miktarı 6 960 bin TL ‘ye ulaşmıştır. Dört yılda gelinen bu miktarı yeterli bulmuyoruz. Çünkü Aydın Türkiye’nin en önde gelen, yeniliklere açık, modern tarımın gereklerini yerine getiren illerin başında gelmektedir. Arzumuz Aydın’ın tüm tarım topraklarının organik ve iyi tarım uygulaması kapsamına alınmasıdır.

Her geçen sene tarım ürünlerine verilen desteklemeler artsa da bu artışlar üreticilerimizi memnun edecek düzeyde değildir. Ürünlerimizin kaliteli ve ihracata uygun, iç pazar taleplerini karşılayabilecek miktar ve özelliklerde olabilmesi için desteklemelerin bizimle aynı tarım desen ve hedeflerinde paralellik gösteren ülkelerin desteklemeleri seviyesine gelmesidir.

Aydın ilinin 2013 yılı esas alınarak organik ve iyi tarıma ilgisini ilçeler bazında irdeleyecek olursak bu konuda Çine’nin zengin zeytin varlığından dolayı ilk sırayı aldığını görmekteyiz. Çine ‘yi yaklaşık 108 bin dekar arazi ile Söke izlemektedir ki Söke üreticisi zeytin ve pamukta organik tarıma geçmeyi tercih etmiştir. Yine organik tarıma en uygun ürünlerin (incir, kestane, zeytin)en fazla yetiştiği Nazilli’de 68 bin dekar arazide organik tarım yapılmıştır.

Bu ilçemizi sırasıyla Germencik, Karpuzlu, İncirliova, Yenipazar, Sultanhisar, Efeler, Bozdoğan, Köşk, Koçarlı, Kuşadası, Didim, Karacasu, Buharkent izlemektedir. Kuyucak ise son sırada. Ancak 2014 yılında üzümde 790 dekar incirde ise 10250 dekar alanda iyi tarım uygulaması ile Buharkent, Bozdoğan’ın ardından 10.sıraya yerleşmiştir. Bu ilçelerimizin organik ve iyi tarım uygulamalarında tercih ettikleri ürünler incir, zeytin, kestane, üzüm ve çam fıstığıdır.

Bu alanda en büyük açığımız organik ürünleri işleyecek, marka olarak satışa sunacak, ambalajlayacak işletme sayısının halen 100 adedi bulmamış olmasıdır.

Bu konuda iddiamızın gerçekliliği ve haklılığımız ortaya çıkmaktadır. Aydın üretmekte fakat ürettiğini pazarlamakta sıkıntı çekmektedir. Tarıma dayalı endüstriye verilen desteklemeler daha sade, faydacı, bürokratik engellerden arındırılmış olmalıdır.

Burada da iş TKDK ve GEKA yöneticilerine düşmektedir. 







Öncelikle iyi ve Organik tarım üreticilerimiz için doğrudan bir gelir kaynağıdır. Küçük çiftçilerimiz için bir-kaç depo mazot bedeline karşılık gelse de büyük üreticiler iyi ve organik tarım desteklemelerinden oldukça yüksek meblağlarda yararlanabilmektedirler.2014 yılı meyve ve sebzede iyi tarım uygulamasının üreticiye katkısı dekarda 50 TL dir.

Aydın ilinin parçalı toprak yapısını dikkate alırsak 10 dekar alanda iyi tarım uygulaması yapan bir üreticimiz, uygulamayı danışmanlık ve sertifikasyon şirketleri aracılığı ile yaparlarsa masraf çıkarıldıktan sonra kendilerine net 350 TL kalmaktadır.

Organik ve iyi tarım uygulamalarının daha geniş üretici kitlelere tanıtılmasında ilk görev İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ile Ziraat Odalarına düşmektedir. Bu alanlarda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının mevcut destekleri artırması, Türkiye’nin uzun vadede bir “Organik Tarım Ülkesi” olmasını sağlaması işten bile değildir.

Turizmin gelişmesi için organik ve iyi tarım uygulamaları iyi bir fırsattır. Küçük üretici aile içi üretiminde bu uygulamalara geçerek değişik yollardan doğrudan, iç ve dış turizmin aktörlerine ürünlerini kendilerini tatmin edecek fiyatlardan pazarlayabilirler. Küçük üreticilerin topluca iyi ve organik tarım uygulamalarına katılmaları ilerisi için yaygın pazar ağının kurulmasını sağlayabilir.

AB ülkelerinde artan yaşlı nüfus artık beslenme sistem ve alışkanlıklarını iyi ve organik tarım uygulamaları tabanında üretilen gıdaları alarak oluşturmaktadırlar. Bu uygulamalarla doğal, kaliteli ve organik ürünler için yeni ihracat imkânları da ortaya çıkmaktadır.

10. Kalkınma Planı’nda yer alan ileri teknolojiye dayalı, verimli, örgütlü, altyapı sorunu bulunmayan, talebe dayalı üretimlerin gerçekleştirildiği, uluslararası rekabete dayanıklı bir tarım sektörünün oluşturulması da bu yoldan geçmektedir. Bu uygulamalar milli geliri artırırken, katma değeri üst seviyelere çıkarmaya ve cari açığın da kapanmasına yardımcı olacaktır.

Organik ve iyi tarım uygulamaları Aydın ilinin topluca ve ilçelerinin tek tek kültürel, turistik ve tarımsal yönlerinin tanıtılmasında etkili bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun için GEKA, TKDK, Kaymakamlıklar, Belediye Başkanlıkları, Ziraat Odalarının ortaya koyacakları projeler önemlidir.

Özellikle Denizli-İzmir, Aydın-Muğla ana yolları üzerinde belediyelerin oluşturacakları organik ürün stant ve pazarları yerel ürünlerin ve mamullerinin hem tanıtılmasına hem de pazarlanmasına fırsat yaratacaktır. Belediyelerin bu çeşit projeleri hem beldeleri hem de üreticileri için oldukça büyük ekonomik girdiler sağlayabilir.

Organik ve iyi tarım uygulamaları aynı zamanda hem üreticinin hem de tüketicinin tarladan sofraya kadar olan üretim ve beslenme aşamalarında eğitilmelerini ve bilinçlenmelerini sağlayacaktır.

Diğer bir yararı ise denetimsiz zirai ilaç kullanımının ve israfının önüne geçilecektir.

Tüketicinin üreticiye güveni artacak, sağlıklı beslenme ile sağlıklı nesillerin sürdürülmesi sağlanacaktır.

Bugün 73 milyon insanımızı besleyen Türk çiftçisi aynı zamanda ülkemizi her yıl ziyaret eden yaklaşık 35 milyon turistin beslenmesini de sağlamaktadır ki iyi ve organik tarım uygulamaları bu alanda da yeni ufukların açılmasını sağlayacaktır. 




GDO Yönetmeliği    22.09.2016

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞ’NIN GDO lu GIDA VE YEMLERLE İLGİLİ YÖNETMELİĞİNE ELEŞTİRİ

Tarım ve Köy işleri Bakanlığı ‘nın 26 Ekim 2009 tarihinde yayınladığı GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR yönetmeliği Türk Tarım Bakanlığı bu yönetmelik ile GDO ‘lu ürün yetiştiricisi ABD, Kanada ve Arjantin gibi ülkelerin şirketlerine Türkiye’yi bir GDO lu tohum pazarı haline getirmektedir. AB dayatması ile yürürlüğe konulduğu her hali ile aşikâr olan bu yönetmelik AB normlarını da aşarak Türk insanına ve ve tarımına telafisi mümkün olmayacak zararlar verecektir.
AB ülkeleri neredeyse ,sadece GDO lu mısır ve soyaya izin verir hale gelmiştir.Pek çok AB ülkesi bu ürünlere de kısıtlamalar getirirken veya planlarken Türkiye satılmayan GDO lu ürünlerin cenneti haline getirilmektedir..
AB ülkeleri GDO lu ürünlerde GD oranlarını %0,1 oranlarına çekerken, Tarım bakanlığı bunun 9 katına kadar izin vermektedir. Ülkemize içeriğinde binde dokuz GDO bulunan yem ve gıdalar girebilecektir. GDO oranı binde 0-5 arasındaki ürünler ise izinsiz girebilecektir.
AB ülkeleri, ülkemizin her işine burunlarını fütursuzca sokarlarken, kendi topraklarına hiçbir GDO lu ürünü sokmama çabasında iken bakanlığın bu yönetmeliğine sessiz kalmaları da düşündürücüdür.
GDO(GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR) ın Tarım Bakanlığı tarafından Bursa ve Ankara’da sadece iki laboratuarla kontrollerinin yapılabilmesi de imkânsızdır.Bu ürünler ülkemize yem,tohum ham ve mamul gıda olarak girecektir.
GDO lu ÜRÜNLERİN TOPLUM SAĞLIĞI AÇISINDAN ŞU TEHLİKELERİ YARATMA İHTİMALİ VARDIR:

  • Bu yem ve gıdaları tüketen insanlar olumsuz yönde etkileneceklerdir.
  • Antibiyotiğe dirençli genler insan ve hayvanları hastalıklara karşı dirençsiz hale getircektir.
  • GDO lu gıdalarla gen transferi mümkün olabilecektir.
  • GDO lu ürünlerin yeterince izlenememesi toplum sağlığını doğrudan tehlikeye sokacaktır.
  • GDO lu ürünler yeni alerjik reaksiyonlara yol açabilecektir.
  • GDO lu gıdalar toplum sağlığını temelden sarcsacaktır.
    Bu yönetmelik bebeğe GDO lu ürünü yasaklarken, onu emziren annesine serbest bırakmaktadır.
    TÜRK TARIMI AÇISINDAN İSE:
  • GDO lu ürünler yararlı böcekleri yok edecektir.
  • GDO lu ürünler bitki-hayvan karışımı yeti türlerin oluşmasına yol açacaktır.
  • Zararlı böceklere karşı çok dirençli GDO lu bitkilerin varlığı çok daha güçlü zararlı böcekler geliştirebilecektir.
  • Süper güçlü yabancı zararlı otların oluşmasına neden olabilecektir.
  • Geleneksel tarım ürünlerimiz yok olacaktır.
  • GDO lu tarım ürünlerinin raf ömürlerinin uzun olması dolayısıyla mevcut ürünlerimiz Pazar kaybına uğrayacaktır.
  • Bu yönetmelikle GDO lu tohum üreten yabancı şirketler kazanacaktır. Türk tarımı GDO lu tohum üreten uluslar arası şirketlere bağımlı olacaktır.
GDO’suz ürünlerde(GDO suz ‘dur) ibaresinin bulundurmaması Türk gıda sektörüne zarar vereceği gibi GDO lu gıdalara örtülü bir koruma sağlayacaktır.Tarım Bakanı’nın , Bu sayede verimlilik artacak,bol ürün yetişecek ,iddiası yanlıştır.Dünyada yeteri kadar gıda,gıda ve yem hammaddesi üretilmektedir.Sorun bunların adaletsiz dağıtımındadır. Tarm Bakanı bu yönetmelikle GDO lu ürünlerin ülkemize girmesinin engellendiğini iddia etmektedir. Aksine GDO lu ürünler için açık ve denetimsiz bir Pazar haline gelmekteyiz. Bakanlığın bu iddiası doğruysa tek bir cümle ile GDO lu ürünlerin Türkiye’ye girişini temelden yasaklayabilirdi.









Aydın tarımı, iyi tarım ve organik tarım uygulamaları ile ne derece uyum gösterecektir? Ve uygulamalar başarıya ulaşabilecek midir?

Bu sorunun cevabını öncelikle yetiştirdiğimiz tarım ürünlerinin çeşitlerini yetişme alanlarını inceleyerek cevaplamaya çalışalım.

Zeytin: İlimizin en geniş alanları kaplayan ürünü zeytindir. Zeytin ağacı bakımından Aydın ili 22 milyondan fazla ağacı ile Türkiye liderliğini korurken zeytin ve zeytinyağı ihracatında da ülkenin ilk üçünde yer almaktadır. Zeytin pek çok tarım ürününe göre daha az zirai mücadeleye tabi tutulan bir bitki olması dolayısıyla hem iyi hem de organik tarıma uygunluk göstermektedir. Zeytin ağaçlarının önemli bir bölümünün Aydın dağlarında ve Büyük Menderes’in güneyinde yer alan Menteşe dağlık yöresinde, tarla işlemenin zor olduğu meyilli ve dağlık alanlarda yer alması bu uygulamalara uygun ortam yaratmaktadır. Bu tür arazilerde zirai mücadelenin zorluğu zeytinde organik tarımı mümkün kılmaktadır. Buharkent’ten Didim’e kadar tüm ilçelerde zeytinde hem iyi tarım hem de organik tarım yapılmasına son derece uygundur.

İncir: İncir Buharkent’ten başlayarak, Ortaklar’a kadar uzanan Büyük Menderes Nehri’nin sağ sahilinin kuzeyinde, Aydın sıradağlarının güney yamaçlarında çoğunlukla meyilli arazilerde yer almaktadır. İncir diğer ürünlere göre daha az zirai ilaçlamaya maruz kaldığı için organik ve iyi tarım uygulamaları için en uygun meyve olarak görülmektedir. Hem taze hem de kuru incirde iyi ve organik tarım uygulamalarının yapılması mümkündür.

Kestane: Köşk-Sultanhisar-Nazilli-Kuyucak-Buharkent’in sınırlarında bulunan Aydın dağlarında ve Bozdoğan’da yetişen kestanenin yukarıda saydığımız iki üründe olduğu gibi iyi ve organik tarımdan yararlanması mümkündür.

Pamuk: Söke başta olmak üzere Karacasu dışında tüm ilçelerde yetiştirilen pamuk ürünümüz, Türk ve dünya tekstilinin tercih ettiği ölçütlerine sahiptir. Günümüz tüketicisinin beslenme yanında giyinmede de organik ürünlere verdiği önemin ve tercihin gün geçtikçe artması dikkate alındığında pamukta da iyi ve organik tarım uygulamalarının daha geniş alanlarda yapılması gerçeği ortaya çıkmaktadır. Burada dikkate alacağımız en önemli nokta ise GDO’lu pamuk tohumlarının ülkemizde ekimini önüne geçilmesi gerçeğidir. Pamuk alanlarının daha büyük parsellerden oluştuğu dikkate alındığında iyi ve organik pamuk tarımı yapan üreticilerin desteklemelerden daha fazla yararlanacakları ortaya çıkmaktadır.

Çam Fıstığı: Bozdoğan ve Koçarlı’da geniş ormanlarda üretilen çam fıstığının da zirai mücadelesinin sınırlı olması bu pahalı ürünümüz içinde toplama, kurutma, eleme ve ayıklama dışında pek işçiliği olmayan künar ürününün de organik tarım kapsamında yer alması üretici açısından kazanç kapısıdır.

Ceviz: Son yıllarda kestane gibi fiyat istikrarını koruyan ürünlerden olan ceviz de aynı künar ve kestane gibi, tarla ürünlerine ve diğer meyvelere göre girdi maliyeti ve işçiliği az olan tarım ürünü sınıfından olup, özellikle son iki yıl içinde üreticiler tarafından kapama bahçeleri oluşturulan bir meyvemiz. Hem iyi hem de organik tarım için gayet uygundur.

Bu ürünlerin dışında kiraz, tütün, üzüm, elma, nar, hububat çeşitleri, mısır, yonca ve diğer pek çok tarım ürününde iyi ve organik tarım uygulamaları yapılmakta ancak yetersiz kalmaktadır. İl Gıda Tarım ve Hayvancılık müdürlüğü, Araştırma İstasyonları, Ziraat Odaları, Tarımsal Gıda ve ürün işleyen şirketler, Danışmanlık firmaları, bu uygulamaların içinde yer alan üretici ve kuruluşlar tarafından en kısa zamanda ilimizdeki iyi Tarım ve Organik tarım Uygulamaları ile ilgili bir toplantı-zirve düzenlenerek mevcut durum gözden geçirilmeli, sorunlar ortaya konmalı, bu alandaki zayıf-güçlü yönlerimiz, fırsat ve tehditler belirlenmeli, kısa-orta ve uzun vadede planlamaları yapılmalı, ilçeler bazında yapılacak planlamalar ile her ilçenin uygulamaya geçireceği iyi ve organik uygulamaların uygunluğu ortaya konulmalıdır. 






İdrak etmekte olduğumuz 2015 yılının ilk günlerinde Aydın tarımının bir yılını değerlendirmeye almayı gerekli gördük.

Ne yazık ki bazı olumlu gelişmelerin olması, yapısal sorunların sürmesi nedeniyle yıllardır kangren haline gelmiş olan tarım sorunlarının bu yıl da üreticiyi hırpalamış olmasının önüne geçemedi.

Konuyu önce alt yapı açısından ele alalım. İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından 2014 Mayıs ayından itibaren Türk çiftçisinin ve Ziraat Odalarının arzuladığı “Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Yasası’’ uygulanmaya başlandı.

Bu Kanunla; arazi ve toprak kaynaklarının bilimsel esaslara uygun olarak sınıflandırılması, tarımsal arazi ve yeter gelirli tarımsal arazilerin asgari büyüklüklerinin belirlenmesi ve bölünmelerinin önlenmesi, arazi kullanım planlarının hazırlanması, koruma ve geliştirme sürecinde toplumsal, ekonomik ve çevresel boyutlarının katılımcı yöntemlerle değerlendirilmesi, amaç dışı ve yanlış kullanımların önlenmesi, korumayı amaçlanmakta idi.

Cumhuriyetin ilk yıllarından beri hayatımıza ve miras hukukumuza girerek tarım arazilerini parça pinçik ederek nerdeyse traktörlerin manevra yapamayacağı bölümler haline getiren uygulamaya son verildi.

Her ne kadar geçmiş yıllarda TCZB aracılığı ile “toprak bütünleme” amacı ile kredilendirme kolaylıkları sağlanmakta ise de bu yasa –tam istediğimiz gibi olmasa da- tarım arazilerinin parçalanmasına önlem olarak uygulanmaya başlandı. Ancak o kadar karmaşık bir hukuki düzenleme getirdi ki konunun uygulayıcıları bile anlamakta zorlanmaktalar.

Yine bu yasa ile Asgari tarımsal arazi büyüklüğü; mutlak tarım arazileri, marjinal tarım arazileri ve özel ürün arazilerinde 2 hektar, dikili tarım arazilerinde 0,5 hektar, örtü altı tarımı yapılan arazilerde 0,3 hektardan küçük belirlenemez hükmünü getirdi.

Yasa, İl ve ilçelerin yeter gelirli tarımsal arazi büyüklükleri bölge farklılıkları göz önünde bulundurmakta, tarımsal araziler yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüklerinin altında ifraz edilemez, bölünemez. Tarımsal arazilerin bu niteliği şerh konulmak üzere Bakanlık tarafından ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. Yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüklerinin hesaplanmasında, aynı kişiye ait ve Bakanlıkça aralarında ekonomik bütünlük bulunduğu tespit edilen tarım arazileri birlikte değerlendirilir. Yeter gelirli tarımsal arazilerin ekonomik bütünlüğe sahip olmayan kısımları Bakanlığın izni ile satılabilme zorunluluğu getirmektedir.

Arazilerin mirasçılar arasında anlaşma sağlanması hâlinde, mülkiyeti devir işlemleri mirasın açılmasından itibaren bir yıl içinde tamamlanmasını ön görmekte, esasta arazilerin bir mirasçıya devrini ön görürken yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüklerini karşılaması durumunda birden fazla mirasçıya devrine de izin vermektedir.

İşte ziraat odaları olarak tasvip etmediğimiz maddelerden birisi de bu madde oldu. Amaç arazi verimliliğini ve parsel büyüklüklerini asgari artırmayı amaçlarken, ”her aileden en fazla bir çiftçi “ prensibi ile hareket edilmesini gerektirmekteydi.

Devam edeceğiz. 







Yasanın olumlu yanlarından birisi de –tam olarak, açıklıkla tanımlanmamış olsa da- ehil mirasçı kavramını getirmesidir.

Yasanın 8. Maddesinde, 'Kişisel yetenek ve durumları göz önünde tutulmak suretiyle tespit edilen ehil mirasçıya tarımsal gelir değeri üzerinden devrine, birden çok ehil mirasçının bulunması hâlinde, öncelikle asgari geçimini bu yeter gelirli tarımsal arazilerden sağlayan mirasçıya, bunun bulunmaması hâlinde bu mirasçılar arasından en yüksek bedeli teklif eden mirasçıya devrine, ehil mirasçı olmaması hâlinde, mirasçılar arasından en yüksek bedeli teklif eden mirasçıya devrine karar verir' şeklinde yer almıştır.

Tarım arazilerinden pay almayan mirasçılara altı ay içinde miras paylarını ödeme ön görülmüştür. Belirlenen süreler içinde bedelin depo edilmemesi ve devir hususunda istekli başka mirasçı bulunmaması durumunda sulh hukuk hâkimi, tarımsal arazinin veya yeter gelirli tarımsal arazinin açık artırmayla satılmasına karar verilmektedir.

Yasayla tarımsal arazilerin satılması hâlinde sınırdaş tarımsal arazi malikleri de önalım hakkına sahip olmaktalar. Tarımsal arazi, sınırdaş maliklerden birine satıldığı takdirde, diğer sınırdaş malikler önalım haklarını kullanamamakta. Önalım hakkına sahip birden fazla sınırdaş tarımsal arazi malikinin bulunması hâlinde hâkim, tarımsal bütünlük arz eden sınırdaş arazi malikine önalıma konu tarımsal arazinin mülkiyetinin devrine karar vermekte.

Yasanın 8 K maddesinde arzuladığımız kredilendirme işlemine atıfta bulunulmuş olsa da bu yasaya has olmak üzere hali hazırda bir kredilendirme ve araziye sahip olacak mirasçıyı finansal bakımdan rahatlatacak ayrınılı bir sistemin ortaya konulamamış olması bu yasanın uygulanması bakımından pratik bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yasa, Bakanlık, yeter gelirli tarımsal arazileri ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan azami oranda verimli kılmak ve yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğünü artırmak için gerekli tedbirleri alır, derken “tarım arazilerinin değerinin tespiti, kredi temini, ortakçılık, yarıcılık, kiracılık işlerinin düzenlenmesi, kira bedellerinin tespiti ve üretime yönlendirilmesi, arz talep listelerinin oluşturulması, alıcı, satıcı ve kiracıların anlaşmaları konusunda doğrudan aracılık yapılması, bu alanda ilgili kamu idareleri ile yürütülecek politikalar konusunda iş birliği yapılması ve kredi işlemlerine teknik destek sağlanması gibi iş ve işlemleri yapar veya yaptırır. Bu Kanunun uygulanması ile ilgili olarak, ihtiyaç duyulması hâlinde, yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğünün altındaki tarımsal arazileri yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğüne çıkarmak veya mülkiyetten kaynaklanan ihtilafları gidermek amacıyla kamulaştırma, alım ile satım işlemleri Bakanlığın talebi üzerine Maliye Bakanlığınca ilgili mevzuatına göre yerine getirilir. Kamulaştırma ve alım işlemleri gerektiğinde Hazineye ait taşınmazların trampası suretiyle de yapılabilir.” Hükümünün işlerlik kazanması için bu yasanın en kısa zamanda, bu maddeyi detekleyecek ayrıntılı bir uygulama yönetmeliğine ihtiyaç duyduğu ortadadır.

Kredi temininde faizsiz veya cüzi bir masraf karşılığında kredilendirme gerçekleşmeli ki mirasçılardan hiç birisi mağdur duruma düşmemeli.Kredilendirmede ekili ve dikili arazilerin yıllık gelirleri,yıllık net getirileri,yetiştirilen ürünün pazar şansı ve özellikleri dikkate alınmalıdır.

Bu maddede yer alan amaçlardan birisi olarak “tarımsal arazileri yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğüne çıkarmak veya mülkiyetten kaynaklanan ihtilafları gidermek amacıyla kamulaştırma” tarım dışı başka amaçlara hizmet etmemelidir.

Aydın’da arazi büyüklükleri ilçelere göre farklılıklar gösterse de sulu arazi büyüklükleri Germencik, Koçarlı, Kuşadası, Kuyucak, Efeler, Nazilli ve Söke’de 50 dekar, Sultanhisar’da 55 dekar, Buharkent, Didim, İncirliova, Köşk ve Yenipazar’da 60 dekar, Bozdoğan, Çine ve Karpuzlu’da 65 dekar, Karacasu’da 70 dekar olarak belirlenmiştir.

Kuru arazi büyüklükleri ise Kuyucak 120 dekar,Buharkent,Germencik,Efeler ve Söke 125 dekar,Koçarlı, Nazilli ve Sultanhisar 130 dekar,Çine ve İncirliova 135 dekar,Didim,Köşk ve Kuşadası 140 dekar,Bozdoğan ve Yenipazar 165 dekar,Karacasu ise 190 dekar olarak karar bağlanmıştır.

Tüm Aydın’da dikili araziler 10,örtü altı araziler ise 3 dekardan az olamayacaktır.

Özellikle Aydın’da hızla yaygınlaşan jeotermal enerji üretimi için sondaj, boru hattı ve enerji üretim santrali alanlarına yer açmak amacı ile tarım alanlarının kamulaştırılmasının önüne geçilmelidir. Her ne kadar Soma hakkındaki Danıştay kararı olumlu bir gelişme olsa da “güçlü enerji lobisinin” tarım topraklarını katledilecek alanlar olarak görmesinin daha önüne geçilemediğinin bilinmesini isterim. Kamu yararı her zaman tarımdan yana olmalıdır. Her ne kadar enerjiye ihtiyacımız olsa da, elektriksiz yaşanabileceği, ancak gıdasız yaşanamayacağının idrakine varılmalıdır. Şurası da unutulmamalıdır ki Türk çiftçisi 75 milyon Türk insanını beslediği gibi her yıl 35 milyon turistin de karnını doyurmaktadır. Bunun yanında 2002'de sadece 4 milyar dolar olan tarım ürünleri ihracatının, 2013'te 17 milyar 746 milyon dolara yükselmiştir.Bu da tüm ihracatın % 10’una tekabül etmektedir.







Her zaman iddia etmişimdir ki Türk insanının iki alışkanlığını değiştirmekte son derece zorlanıyoruz. Birincisi damak tadı, ikincisi ise üretim alışkanlıkları. Damak tadının değişmemesinde bir dereceye kadar hoş görü gösterebiliriz. Bunda geleneklerimizin yanında vücudumuzda, bağırsak ve midemizde yaşayan bakterilerin varlığı rol oynamaktadır ki yiyecek listemizin yavaş değişmesi gayet doğaldır. Ancak üretim alışkanlıklarındaki geleneği terletmeme davranışı üretim kalitesi, miktarı, pazar bulma, tanınma, markalaşma, ihracat gibi her zaman karşımıza çıkan sorunların halledilmemesine yol açan unsurlar olarak karşımıza çıkmakta.

Önceki iki yazımızda, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununun neler sağladığını hangi yapısal yeniliklere yol açtığını uygulama ve miras hukuku açısından ele aldık. Diğer önemli bir sorun ise “Arazi toplulaştırması” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir önceki paragrafa döndüğümüzde tarımda gelenekçiliğin yeniliklere engel olarak karşımıza çıktığını anlatmaya çalışırken, Arazi toplulaştırılmasında en büyük engellerin başında sabit fikir, ön yargı ve gereksiz korkuların geldiğini görmekteyiz.

Toplulaştırmanın esaslarını bilmeden getireceği yararları görmeden çiftçilerimizin toplulaştırmaya karşı çıkmalarını doğal karşılamak gerekir. Bu konuda tabuları yıkmanın en kolay yolu, arazi toplulaştırması yapılacak bölgelerin üreticilerinin öncelikle, arazi toplulaştıırlması yapılmış arazilerde gezilerle arazi toplulaştırmasının yararlarını göstermektir.

Arazi toplulaştırmasının amacı nedir?

Arazi toplulaştırması ile düzgün şekilli olmayan tarım topraklarının bir parsel ve düzgün hale getirilmesi,

Sürdürülebilir bir tarımsal kalkınma sağlaması,

Tarımsal verimliliği artırılması,

Tarım toprağının ve doğanın koruması,

Üretici ailelerinin çalışma ve hayat şartlarını iyileştirmesi,

Tarım işletmelerine ait dağınık durumda bulunan araziler bir araya toplanması, amaçları ile alınacak tüm teknik, ekonomik ve toplumsal önlemleri içeren bir tarımsal arazi ve mekanları yeniden düzenleme çalışmasıdır.

Bunu kısaca küçük, parçalı, girdi ve gideri fazla, zaman ve para açısından sorunlu küçük arazilerin birleştirmesi, şekillendirmesi, düzenlenmesi ve kültür- teknik hizmetlerinin getirilmesi olarak tarif etmek mümkündür.

Bu konuya yarın devam edeceğiz.









Peki, üretici arazi toplulaştırması ile ne kazanacaktır?

Tarla sınırı, yol ve su arklarından doğan arazi kayıpları azalmaktadır.

Nüfus artışı, miras, alım-satım, kiracılık, ortakçılık gibi nedenlerle ortaya çıkan arazi parçalılığı ve dağınıklılığını ortadan kaldırmaktadır.

Küçük parsellerde, ekim esnasında tarla sınırına fazla yaklaşılmama nedeniyle doğacak ürün kayıplarını azaltmaktadır.

Toplulaştırmadan sonra makineli tarım daha kolay yapılmakta ve giderlerde önemli oranda azalmalar olmaktadır.

Teraslama, ağaçlandırma gibi toprak muhafaza tedbirlerinin alınacaktır.

Drenaj ve sulama tesislerinin inşası gerçekleşecektir.

Hazine arazileri birleştirilerek dağıtıma hazır hale getirilmektedir.

Yatırım giderlerinden tasarruf sağlanmaktadır.

Arazi tesviyesi ve toprak ıslahının yapılacaktır.

Tarım arazileri en az bir kenarından yol ağına ve sulama-kurutma kanallara bağlanmaları zorunlu olacaktır. Üreticilerin birbirlerinin arazilerinden yol ve su geçirmekten kaynaklanan komşu kavgalarının sonuna gelinecektir.

Üretici birkaç dekarlık beş-on tarla arasında koşuşturmaktan ve tarla yolunda israf ettiği mazot giderinden kurtularak tek tarlada yaklaşık % 75 tasarruf sağlayacaktır.

Gene üretici değişik ürünler ekip dikmek yerine en fazla bir-iki ürün yetiştirerek o ürünler alanında ihtisas sahibi olacaktır.

Tarımsal makine ve ekipmanların kullanımı kolaylaşacaktır.

Gübre kullanımı daha standart hale gelecek gübre israfı asgariye düşecektir.

Sulama tesislerinin yapımı gerçekleşerek modern sulama imkanlarına kavuşarak su ve enerji israfının önüne geçilecektir.

Tarlanın tesviye edilmesi ile çorak alanlar yok edilecek daha fazla verim alınacaktır.

Ambalajlamada en son tekniklerden yararlanılması ve tesislerinin yapımı diğer sektörlere hizmet sunulması mümkün olabilecektir.

Depolama, koruma ve saklama tesislerinin yapımı gerçekleşebilecektir.

Kalite ve tonaja yönelik,ihracata uygun ürün çeşitleri ortaya konacaktır.

Pazar imkânları genişleyecektir.

Bunların yanında arazi toplulaştırılması yapılan köy ve kasabalarda sosyal, kültürel ve çevre koruması açısından tedbirler alınarak daha rahat bir yaşama imkânı ortaya çıkacaktır.

Sağlıksız çevre koşularının ortadan kaldırılacak, pis suların arıtılacaktır.

Konutların sağlığa uygun biçimde düzenlenecektir.

Yeni ekonomik hayatla beraber köyün kültürünü yansıtacak ve turizmi özendirecek sosyal alanlar ortaya çıkacaktır.

Yeni kültürel, dini ve sosyal tesislerin inşası gerçekleşecektir.

Peki, Aydın’da toplulaştırma alanında ne durumdayız?

Aydın Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü verilerine göre Köy Hizmetleri döneminde 1985-2004 yılları arasında 64 yerleşim biriminde 25 bin 500 hektarda, İl Özel İdaresi döneminde 2005-2008 yılları arasında 9 yerleşim biriminde yaklaşık olarak 8 bin 300 hektarda, Tarım reformu Bölge Müdürlüğü döneminde ise 9 yerleşim biriminde 4 bin 500 hektarda toplulaştırma tamamlanmış durumdadır.3 proje ve 27 yerleşim biriminde ise arazi toplulaştırması devam etmektedir. İhalesi gerçekleşen 2 proje ise 28 yerleşim birimin kapsamakta, bu iki projede planlanan arazi toplulaştırması 10 bin 100 hektardır.

Aydın Merkez, Yenipazar’da 4 500 hektarda projeler gerçekleşmiş olup Koçarlı ve Söke’de yaklaşık 16 500 hektar alanda sürdürülen projelerin 2015 yılında tamamlanması ön görülmektedir.

Büyük Menderes vadisi, özellikle devlet karayolu ve demiryolu güneyinde kalan arazilerin ekili ve bük arazisi olma özellikleri dikkate alınarak doğuda Buharkent’ten başlamak üzere Aydın’a kadar uzanan kuzey sahil arazilerinde arazi toplulaştırılması mümkün görünmektedir.

Bu konuda arazi toplulaştırmalarının varlığından söz etmemize rağmen yeterli görmüyoruz. Eldeki bütçe ve teknik imkânlar göz önüne alındığında 2014 bu açıdan verimli bir yıl olarak değerlendirilemez.







Aydın ili arazilerini incelediğimizde, topraklarımızın dağılımının şu şekilde karşımıza çıktığını göreceğiz:

Arazi Alan Miktarı(ha) Yüzdesi

Tarım arazileri 369 000 46

Orman alanları 314 000 40

Tarım dışı araziler 78.500 10

Çayır-mera alanları 25 000 2,5

Göl, bataklık alanları 15 000 1,5

TOPLAM 801 500 100

Tabloyu incelediğimizde artık tarıma açılabilecek arazilerin yaklaşık olarak 113 bin ha civarında olduğunu görmekteyiz. Bu arazilerin bir bölümünün coğrafi özellikleri nedeniyle tarıma açılması da imkânsızdır. Günümüzün teknolojisinin arazi düzenlemesi açısından ileri bir seviyede olması yeni tarım alanları kazanılması konusunda bizi ümitlendirmektedir.

Peki, yeni alanları nasıl elde edebiliriz?

Büyük Menderes’in ıslahı, yatağının düzenlenmesi ve çevresinde tarım dışı kalmaya devam eden sulak ve bataklık arazilerin tarıma açılması için iyileştirme çalışmaları.

DSİ kontrolünde bulunan mevsimlik çay ve derelerin yataklarının kontrolü, britlenmesi (bent yapımı ile taşkın ve akış rejimlerinin düzenlenmesi), yatak alanlarının minimuma düşürülerek elde edilecek alanların tarıma açılması.

2 B arazilerinin işlemlerinin daha hızlı sürdürülerek üreticilere tapu kayıtları ile beraber bir an önce devredilmesi.

Orman arazilerinin ağaçlandırılmasının sadece ceviz ve kestane ile sınırlı tutulmadan, alçak kesimlerde incir ve zeytin başta olmak üzere dikili tarıma açılması.

Taşlık ve tarım dışı olarak adlandırılan ve genellikle dağlık kesimlerde yer alan alanların tekrar etütlerinin yapılarak teraslama yöntemi başta olmak üzere yüksek dağ kesimi ve yayla tarımı projeleri üretilerek tarıma açılmaları.

Yukarıda saydığımız yeni toprak kazanımları yanında mevcut tarım topraklarının korunması ile ilgili çabalar da geniş bütçeler gerektirmektedir.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın destekleme bütçesi, Anayasa hükmü olmasına rağmen 2014 yılında da yüzde 1 barajının altında kalmış, yüzde 0;06 seviyesinde gerçekleşmiştir. Aydın’a da İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğüne düşen pay da aynı oranda olmuştur.

Büyük Şehir Yasası ile beraber Aydın tarımı öksüz kalmıştır. İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü'nün bütçesi bu kadar ksıtlı iken, geçmişte İl Özel İdaresi’nin bütçesinden tarıma aktarılan pay hiç de küçümsenmeyeceği gibi, tarımı taşıyan ana kurum durumundaydı. Bugün ise tarımın finansmanı sahipsiz kaldı desek, yanılmış olmayız.

Tasrım finansmanındaki aksamalara GEKA’nın hala birincil tarımı teklif kalemleri arasına almaması, TKDK’nın ise küçük ve orta boy üreticiye hitap etmemesini de eklemek gerekir.

Aydın Büyük Şehir Belediyesi 2015 yılı bütçesi, 700 milyon lira olarak bağlandı. Tarım Komisyonuna Belediye Başkanlığından gelen tarıma ayrılacak rakam 1,3 milyon lira idi. Komisyon üyesi ve Efeler Ziraat Odası Başkanı Sayın Rıza Posacı’nın teklif ve çabalarıyla 3,93 milyon liraya yükselmiştir ki bu rakam Aydın Büyük Şehir Bütçesinin yüzde 0,56 sına tekabül etmektedir ve neredeyse Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığının genel bütçeden aldığı payla eş değer olup Efeler ilçesinin ihtiyaçlarını karşılamaktan dahi uzaktır.

Bu konuda iş yine İlimiz Milletvekillerine özellikle iktidar partisi milletvekillerine düşmektedir.







      JEOTERMAL SORUN MU OLACAK?
 
 Şubat ayı Aydın Ziraat Odaları il koordinasyon kurulu toplantısının önemli kararlarından birisi Ziraat Odası başkanlarından oluşan “JEOTERMAL ARAŞTIRMA KOMİSYONU” nun kurulması idi.    Buharkent Ziraat Odası Başkanı Naim ÖZDAMAR’ın teklifi ile kesinleşen karar ile AydınZiraat Odası Meclis Başkanı Nuri ÇAYIRLI,başkanlığında,Buharkent Ziraat Odası Başkanı Naim ÖZDAMAR,Germencik  Ziraat Odası BaşkanıAli Arslan,köşk Ziraat Odası BAŞKANI Metin KAYMAKÇI ve Sultanhisar Ziraat Odası Başkanı Erdinç ÇELİKSOY’dan oluşan komisyon çalışmalara başladı.    5686 sayılı JEOTERMAL “jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sular” yasası 13 Haziran 2007 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesi ile Türk tarımını, Aydın ilini ve Buharkent’imizi doğrudan etkilemeye başladı.     Aydın ili yasanın çıkacağını önceden haber alan müteşebbisler ve yasanın yürürlüğe girmesiyle MTA tarafından son santimetre karesine kadar parsellenerek imtiyazlı “jeotermal sahalar”  oluşturuldu.  İlçemizin özellikle Kızıldere ve Savcıllı sahalarının, Kızıldere Jeotermal alanını satın alan Zorlu gurubunun imtiyazında olması ve adı geçen gurubun Kızıldere Jeotermal santralinin gücünü 80 megavat düzeyine çıkarma kararı bu iki köy sınırları içinde yeni jeotermal kuyular açacağı anlamına gelmektedir.Bu da daha fazla çevre kirliliği ve Büyük Menderes’e boşlacak daha fazla” bor”lu su demektir.   Son aldığımız duyumlara göre ZORLU GURUBU, Kızıldere sınırları içinde kuyu alanlarını belirlemiş bulunmaktadır.   Jeotermal konusunu hem genel hem de ilçe özelinde düşündüğümüzde pek çok sorunla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkmakta:    5686 sayılı yasa özü itibariyle, maden mühendislerinin kaleminden çıkma olup, hükümetin anlayışına paralel olarak, büyük holdinglere özelleştirmeler yoluyla satılacak, hazinenin gelir kaynakları olarak düşünülmüştür.  Günümüzün en karlı alanı ise jeotermal enerji üretimi olarak düşünüldüğünden, Aydın genelinde ve ilçemizde, jeotermal alanlarda hızla enerji santralleri inşaatları yükselmekte. Her kuyu bu santrallere enerji sağlamak amacı ile açılmakta.    Re enjeksiyon (atık sıcak su ve buharın geriye basılması) masraflı bir iş olduğu için şirketler çevre kirliliğine duyarsız kalmaktalar. Jeotermal atıkları-özellikle Kızıldere’de-yoğun bor oranından dolayı çevreye ve tarıma doğrudan zarar vermektedir. Büyük Menderes’te debinin az olduğu ilkbahar ve yaz sulamalarında tarım alanlarında zarar gözle görünür ve çok fazladır.    Aynı atıklar Büyük Menderes’te biyolojik hayatı yok etmiştir. Bugün Büyük menderes suyunda hiçbir canlı yaşayamamaktadır.   ZORLU GURUBUNUN Kızıldere’nin birinci derece tarım alanlarında yeni jeotermal kuyular açacak olması, mevcut iklimi bozarken,incir kalitemizi de olumsuz etkileyecektir.   Maden yasasının diğer sektörler karşısındaki kesin baskısı ve üstünlüğü yeniden gözden geçirilmelidir. Enerji üretme adına tarım kurban edilmemelidir. Madenci imtiyaza ve yasaya dayanarak,”yatak odasına dahi”arama iznini kendinde bulamamalıdır.   Jeotermal alanlar çevreye tarıma zarar vermek yerine tarım, turizm, şehirciliğe de hizmet ederken de kazanmalıdır. Bunun için de 5686 sayılı yasaya ek maddelerle her santral yakınına, sera, turizm ve ısınma amaçlı tesis ve alanların kurulması zorunlu olmalıdır.  5686 SAYILI YASA YENİDEN DÜZENLENİRKEN Ziraat Odalarının, Ziraat Mühendisleri Odalarının, Turizm ile ilgili örgütlerin, belediyelerin ve şehir planlamacıların katkıları alınmalıdır.    Buharkent organize Sanayi alanının işlevi yeniden gözden geçirilmelidir. Tarıma tahsisi ciddi olarak ele alınmalıdır.    Not:Kızıldere’de yeni kuyu açılması konusuna ileride etkinliklerimizle beraber tekrar ele alacağız.   
     
  






Aydın ilimizin söz sahibi olduğu tarım ürünlerini, ülke üretimi ile karşılaştırarark ele aldığımızda ürün çeşidi, üretim miktarı ve Türkiye üretimi içindeki yüzdesini kıyasladığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

ÜRÜNLERİMİZ TÜRKİYE ÜRETİM ÜRETİMDEKİ

SIRALAMASINDAKİ MİKTARIMIZ PAYIMIZ

YERİMİZ (ton) (%)

İncir 1 299 000 63

Kestane 1 21 500 35

Zeytin 2 1 285 000 21

Pamuk 2 288 000 13

Enginar 2 6 590 19

Bamya 3 2 175 6,5

Çilek 3 49 000 13,5

Yer fıstığı 4 5,25 3,8

Yonca 5 675 000 5,5

Silajlık Mısır 5 1000 000 5,8

Ürünler bazında 2014 yılını değerlendirelim:

İNCİR:

Aydın'ın sembolü durumundaki incirin pek çok sorunu bulunmaktadır. Bunları üretim, yetiştirme, sulama, gübreleme, ilekleme, hasat, zirai mücadele, aflatoksin, ethephon, tanıtım, ambalajlama, depolama, ihracat, ilk yükleme tarihi, iç pazar, tüketim sorunları olarak sıralayabiliriz.

Bu sorunlardan üretim, yetiştirme, gübreleme, sulama, ilekleme, hasat, zirai mücadele, aflatoksin, ethephon kullanımı doğrudan üretici kaynaklı veya üreticiyi ilgilendiren sorunlar olarak karşımıza çıkmakta. Çözüm yolu ise çiftçi eğitiminden geçmekte. Çözüm makamları ise İl Gıda Tarım ve Hayvancılık MüdürlüğÜ, Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu Müdürlüğü, İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri ve Ziraat Odalarıdır. Mevcut çalışmaların daha koordineli, belli hedeflere ve somut sonuçlara ulaşmaya odaklanması.

Yetiştirme: Her ne kadar Aydın üreticisi incir fidanı yetiştiriciliği konusunda bilgi alt yapısına sahip olsa da, tüm tarım ürünlerinin yeterince kazanmaması ve hatta pek çok tarım ürününden zarar etmesi dolayısıyla üreticiler yeni arayışlar içersine girmektedir. Bu arayışlardan birisi de yeni incir bahçeleri oluşturma arzusudur. İlimiz hemen her çeşit inciri yetiştirmeye uygun ise de toprak yapısı, yükselti, taban suyu seviyesi, güneş ışığı yönü, bölgenin nem lenme özellikleri dikkate alınmalıdır.





            

   

    Hububat hasat sezonunun sonuna gelindiği şu günlerde Buharkent Ziraat Odası Başkanı Naim ÖZDAMAR ,sezonu ve fiyatları değerlendirdi:

     Hububat sezonu ilkbaharın nemli ve ılıman geçmesi dolayısıyla %20-30 oranında düşük rekolte ile gerçekleşmiştir.”Pas” hastalığının yaygınlığı,süne mücadelesinin yapılamaması rekolte ve kalitede etkili olmuştur.İlçemiz ve bölgemizin dekar başına üretimi ortalama olarak 350-38o Kg. olarak gerçekleşmiştir.

    Sayın tarım bakanının açıklaması bizi tatmin etmemiş ve tarafımızdan gerçekçi, bulunmamıştır.Şöyle ki,sayın Bakan:

    “Eker, geçen yıl buğdayın ton başına üretim maliyetinin 439 lira olduğunu, 500 lira alım fiyatı verildiğini belirterek, bu yıl ton başına üretim maliyetinin yüzde yarım azalışla 437 liraya düşmesine rağmen alım fiyatının arttırılarak 550 liraya çıkarıldığını söyledi. Bakan Eker, buradan hareketle geçen yılın alım fiyatlarıyla üretim maliyetleri karşılaştırıldığında yüzde 13 olan üretici refah payının (kar oranı), bu yıl yapılan müdahale alım fiyatı artışlarıyla net yüzde 37 olarak gerçekleşeceğini kaydetti.”     açıklaması ile ton başına maliyetin düştüğünden söz etmekte ve üreticinin kazandığını iddia etmektedir.Aksine dekar başına maliyet 470 TL olarak gerçekleşmiştir.Bu maliyet hesabı dekarda 500 Kg. buğday hasadı üzerinden yapılmıştır.Oysa dekar başına 360.Kg hasat ton başına maliyetimizi %25 -30 oranında artırmıştır.Ayrıca ton başına maliyet 439 TL de değildir.     Üretici bu yıl da mağdur edilmiştir.Bakanın açıkladığı gibi girdi fiyatlarında düşüş de söz konusu değildir.      Şu andan itibaren yapılması gereken buğdayda kilogram başına ek 15-20 kuruş pirim uygulaması yapılmasısır.

      4,5 ay olan buğday ithalatı DİR kapsamında hammadde olarak ihraç edilmek üzere buğday ithalatı yapılmayacak.olmasını takdirle karşılıyoruz.

 




Aydın, tarım toprakları üzerinde henüz bir ürün planlaması yapılmamıştır. Bu da büyük bir eksiklik ve kusur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konunun sorun olarak karşımıza çıkmasının nedeni ise mevzuatımızda ürün alanlarının planlanması ile ilgi her hangi bir koruyucu mevzuatın bulunmamasıdır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından proje olarak hazırlanan, ancak her bakımdan sonuca ulaştırılamamış olan “Tarım Havzaları Projesi” sadece destekleme yönü bulunan bir proje durumundadır. Bakanlık tarafından son halini almamış olup tarım havzalarının mevcut hâkim ürünlerinin desteklemeleri yapılmadığı gibi ekim ve dikimi yapılmayan, sadece o havzada yetişmesi mümkün olan ürünler destekleme kapsamında bulunmaktadır. Örneğin Gediz havzasında yaygın ekili dikili ürünlerden olan başta üzüm, kestane, çilek sebze ve meyve grupları destekleme kapsamında bulunmamasına rağmen az ekilen veya hiç ekilmeyen arpa, çavdar, mercimek, kanola, nohut, soya, tritikale, yulaf gibi ürünler destekleme kapsamındadır. Geçtiğimiz dört beş yılda da bu ürünlerin ekiminde herhangi bir artış da görülmemiştir. Aydın üreticisi bildiğini ekip dikmektedir.

Aydın ili tarım topraklarını incir açısından ele aldığımızda sarı lop ve Bursa siyahı incire uygun alanlar olarak değerlendirmek mümkündür. Sarı lop alanlar daha az su isteyen ve nem açısından daha fazla rüzgâra ihtiyaç hisseden alanlar olarak belirlenmesi gerekmektedir.

Bursa siyahı incirlerin ise hasat döneminde sulama ihtiyacı istemesi ayrı alanlarda yetiştirilmesini gerektirmektedir. Yani sarı lop incirler Bursa siyahı incirlere göre bir üst rakımda ve daha çok kuzeye meyilli arazilerde yer alması ürün kalitesi bakımından önem taşımaktadır. Bursa siyahı incirler ise taban suyu yüksek ve maliyet açısından cazibeli sulama alanlarında yer alması daha uygundur.

Bölgenin erkenciliği bakımından Erbeyli İncir Araştırma istasyonu tarafından fidan üretimi yapılan Siyah orak ve beyaz orak çeşidi incirler de üreticiye yılda çift ürün vermesi nedeniyle kazanç sağlayabilecektir.

Aydın İlinden hem taze hem kuru incir ihracatı yapılmaktadır. Sadece Buharkent 2014 yılında İzmir, Alaşehir, Balıkesir ve Çanakkale gümrüklerinden 8 500 ton taze incir ihracatı gerçekleşmiştir. İlk gemi ile 15 Ekim’de 11 700 ton incir ihraç edilirken 2014 Ekim ayı içinde gerçekleşen kuru incir ihracatı ise 1020 adet sağlık sertifikası ile beraber 7 023 tondur. İncir ihraç edilen ülke sayısı da 63’e yükselmiştir.2014 ürünü incirden 2014 ve 2015 yıllarında ihracı tahmin edilen kuru incir miktarı 36 bin ton civarındadır.

Bu noktadan hareketle incir destekleme kapsamı içine alınması gereken bir üründür. Çünkü yarattığı iş gücü ve katma değer bunu gerektirmektedir. Ekolojik üstünlüğü olan incirin korunması öncelikle desteklenmesi ile mümkündür. İnciri üretici dikeceğine ve yetiştireceğine göre incirin geleceğinden ve gelecekteki fiyatından emin olmalıdır.

Gelecek yazımızda 2014 yılı için incir tarımı ve ticaretini değerlendirmeye devam edeceğiz.








Geçtiğimiz yıllarda incir verim ve kalite açısından farklılıklar göstermiştir. Yakın zaman kuru incir rekoltelerini gözden geçirelim:

Sezon Türkiye Rekoltesi (ton)

2007/2008 48.000

2008/2009 50 500

2009/2010 56 500

2010/2011 58 500

2011/2012 55 600

2012/2013 57 000

2014 yılına geldiğimizde dünya incir rekoltesinin son yedi yılını ele alırsak tüm dünya üretiminin 2007 yılında en düşük seviyede 1.001.795 ton ile, 1.149.384 ton ile 2009 yılında yüksek seviyede gerçekleştiği görülmektedir.2007/2008 yılında en düşük seviyede gerçekleşmesinin nedeni 2007 yılında yaşanan yüksek kuraklıktır. Ülkemiz kuru incir rekoltesinin istisna yıllar dışında yaklaşık olarak 50.000-58-000 ton aralığında seyrettiğini görmekteyiz.

Bu dönemlerde kuru incir alım fiyatlarının ise

Sezon TARİŞ İncir Birliği Alım Fiyatları (TL/Kg) Baş Fiyat(TL/Kg)

2007/2008 2,35 3,50

2008/2009 3,73 4,30

2009/2010 4,14 3,00

2010/2011 3,66 3,30

2011/2012 2,67 3,50

2012/2013 3,12 5,8

Yukarıdaki tablo karşımıza çıkmaktadır .İhracat fiyatlarına göz attığımızda ise

Türkiye ve Dünya Ortalama İhraç Fiyatları

 

 

İş Yılı Türkiye Ortalama Dünya Ortalama

İhraç Fiyatı ($/Ton) İhraç Fiyatı ($/Ton)

2005/06 2.23 2.18

2006/07 4.63 2.46

2007/08 4.35 2.89

2008/09 3.51 3.44

2009/10 3.36 3.66

2010/11 3.530 3.75

2011/12 3.33 3.62

2012/13 3.40 3.496

Şeklinde gerçekleşmiştir.

Yarın devam edeceğiz.







2014 yılında İncir

İncirimiz neden bu kadar kalitesiz oldu?

2013 yılında yaklaşık 57 bin ton civarında üretilen kuru incirin tamamı ihraç edildiği gibi 2012 yılından stoklardan ve işlenmiş incirden oluşan 73 bin tonluk, diğer yıllara göre çok yüksek bir rakamda ihracat gerçekleşmiştir. Bu düzeyde bir ihracatın gerçekleşmesi arz /talep dengesinde talepten yana bir denge bozulması gerçekleşince incir geçmişimizdeki en az yedi yıldan çok kıymete bindi. Halbuki incirimizin kalitesi de olanca kararı ile bozuktu. Buna rağmen çürük incirimiz de ekşi incirimiz de hurda incirimiz de yenebilecek vasıftaki incirimiz de normalin üzerinde para etti.

İncir üreticilerimiz de 2014 yılında karşılaştıkları bu vahim duruma rağmen az incirden-tabii incirini satmakta acele etmeyenler-bir hayli fazla kazanç elde ettiler.

2014 yılı kuru incir rekoltemiz bence 2007/2008 sezonunun da altında gerçekleşti. Çünkü biz incirde olgunlaşma öncesi yağış ve lodos beklentimiz ortaya çıkmadı. Bunun yanında olgunlaşma döneminde iki kuvvetli yağmur ve esmeyen poyraz incirin kalitesinin tabiatına aykırı idi.

2014 yılı incir üreticisi açısından talihsiz bir yıl olarak kayıtlara geçti. Çünkü en az elli yıldır rastlanmayan meteorolojik (iklimsel) şartlar tamamen incir ve incir üreticisinin aleyhine gelişti. Şu şekilde izah edelim:

2015 yılının ilk günlerinde Buharkent Ziraat Odası ve Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu olarak incir üreticilerine yönelik bir eğitim programını hayata geçirdik. Anti parantez olarak belirtmeliyim ki Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu Müdürü Sayın Selim ARPACI Bey ve ekibi bu çalışma ve eğitim programına her bakımdan o kadar derin ve geniş katkıda bulundular ki kendilerine şükranlarımızı sunmamamız nezaketsizlik olur.

Bu program esnasında Erbeyli İncir Araştırma İstasyonu incir uzmanlarından Sayın Dr. İlknur KÖSEOĞLU Hanımefendi’nin sunumu ile bu sorunun cevabına ulaştık. Sonuç:

Sayın Dr. İlknur KÖSEOĞLU Hanımefendi’nin yaptığı uzun soluklu meteorolojik araştırma sonucunda karşımıza çıkan ilgi çekici tablo şu:

2013 yılı incir olgunlaşma ve kuruma sezonu olan yaklaşık 69 gün boyunca sadece iki gece havanını nispi nemi yüzde 50 rakamının üzerine yükselmiş. Ortalama nispi nem yüzde 30-35 arasında seyretmiş. 2014 yılında ise 22 Temmuz- 30 Eylül tarihleri arasında nispi nem yüzde 50’nin üzerinde gerçekleşmiş. İşte incirin kalitesizliği üzerinde ilk gerçek teşhis bu. Hele rüzgâr almayan taban kesimlerle, yine rüzgar almayan kuytu dere içlerinde çürüme ve kalitesizlik daha fazla. Rüzgâr alan, nemi az topraklar ve bayır arazilerde incirimiz daha kaliteli, oldu 2014 yılında.

Peki, başka neler var? Yanlış zamansız sulama, yanlış ve zamansız toprak işleme, vahşi sulama, hastalıklı ve gereğinden fazla ilek kullanma…

Pek çok dostum bana şu soruyu soruyor: Jeotermal enerji üreten santrallerin incirin kalitesizliğine etkisi ne kadar?

Bu sorunun cevabını da 2014 yılı Aydın Tarımını Değerlendirme yazı dizisini tamamlanmasının ardından yeni bir yazı dizisi olarak ele alamaya çalışacağız.

İnşallah yarına ve yarınlara uzanan yıllarda devam edeceğiz… 





   BEKLENTİMİZ DAHA MUTLU 14 MAYISLAR                                                Bu mutluluğu Türk çiftçisi için talep ediyoruz.      Atatürk’ün tarımın millet hayatındaki önemini vurgulamak için söylediği “SABAN HER ZAMAN KILIÇTAN ÜSTÜNDÜR” özdeyişi maalesef son yedi yılda tamamen bir tarafa atılarak Türk çiftçisi ikinci değil, üçüncü sınıf insan muamelesi görmüştür.    2003 yılında başlayan Türk tarımını ve üreticisini yok sayma davranışı günümüzde de artarak devam etmekte. Alınan ekonomik kararlar her geçen yıl çiftçimizin daha da yoksullaşmasına neden olmaktadır. Türk tarımının genel bütçeden aldığı pay yasalara rağmen en alt sınırın da altına çekilmiştir.     Geçtiğimiz yedi yıllık dönem, daha önce sağlanan 19 TL ye kadar yükselen DGD lerinin kaldırılmasına,günümüzde  “mazot,toprak analiz ve gübreleme” gibi 10 TL de seyreden güdük desteklere dönüşmüştür.28 centlerde seyreden kültür ürünleri destekleri cüceleştirilmiştir.Tarım ürünlerine verilen üretim ve ihracat destekleri AB baskısıyla yok edilmiş,Türk tarım ürünleri dünya pazarlarında rekabet edemez hale getirilmiştir.Yunanistan ve Polonya gibi AB ülkeleri AB’yi sağmal inek gibi yıllarca sağarlarken,AB ilerleme ve katılım raporlarına Türk tarım ürünlerinin ihraç ve değer kazanmasını önleyici hükümlerin konmasına Hükümet seyirci kalmıştır.AB’nin 500 milyon dolarları dahi bulmayan,çiftçiye hiç kazandırmayan projeleri başarı gibi sunulmuştur.Ve Türk çiftçisi tarafından da itibar görmemiştir.Türk çiftçisi sadaka cesametindeki desteklemelerle avutulmaya çalışılmıştır.  Bu dönem fındık üreticisinin tek tüccarın oyuncağı olduğu, pamuk üretiminin 950 bin tonlardan 275 bin tonlara gerilediği, Yunanistan baskısı ile kuru incirin AB kapılarından geri döndüğü, zeytin ve zeytinyağı piyasasında üstünlüğümüzün elden kaçırıldığı, yaklaşık bir milyon büyükbaş hayvanın süt verim döneminde kasaba gittiği, damızlık büyük ve küçükbaş hayvan ticaretinin olağanüstü bir şekilde speküle edlidiği, tarım topraklarının Yunan bankaları marifetiyle çiftçinin elinden çıktığı, Türk çiftçisinin yabancı yatırımcı yanında ırgat olduğu, tarım bakanlığının kırmızı et ithalatçısı durumuna düştüğü, bir dönem olmuştur.  Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” sözü ellerin tersiyle itilmiş,çiftçi olan Türk köylüsü,çiftçisi ,anasıyla beraber ,yüce huzur(!)dan kovulmuştur.Sabah gün doğmadan tarlasında çalışmaya başlayan,uyku saatinde evine dönen Türk çiftçisi,üretimi ile hem kendini hem kendi dışındaki sosyal kesimleri doyururken,”millet yatıp kalkıp size mi çalışacak” gibi nankör bir suçlamaya muhatap olmuştur.karnını toprağından güç bela doyuran çiftçimiz ne yazık ki bir tarım bakanının “gözünüzü toprak doyursun “ bedduasına maruz kalmıştır.    Bu dönem para etmediği için sütlerin derelere döküldüğü, domatesin yollara atıldığı, fındığın yakıldığı,tütün üretiminin yok derecesine indiği,Türk tekstilinin ABD ve Yunan pamuğuna muhtaç edildiği ve üreticinin sesinin Ankara’nın çevre yollarından içeri ulaşmadığı kara bir dönem olarak akıllarda kalacaktır.   Bu dönem üreticinin değil, üç beş ihracatçının, vurguncunun, yabancı bankanın, tefecinin kazandığı dönem olarak hatırlanacaktır.  Ancak, bu kadar olumsuzluklara rağmen Türk çiftçisi inadına üretmeye devam edecektir. İnadına AB’nin kendi aleyhine hükumete dayattığı tarım politikalarına direnecektir.    Tarlada üretilen üründen birileri her ne kadar % 200 lere varan paraları kazanıyor olsa da Türk çiftçisi bereket üretmeye devam edecektir.Tarlasındaki gıdayı şehirlinin sofrasına taşımaya devam edecektir.   Türk çiftçisi, ne kadar üvey evlat muamelesi görürse görsün dayanacak ve direnecektir. Gücünü de üretici olmanın doğasından alacaktır.   Bu vesile ile bütün Türk çiftçisinin ve Buharkentli üreticilerimizin 14 Mayıs Çiftçiler gününü kutlar, sağlık, başarı, mutluluk, bereket ve bol kazançlar dilerim.        


0 Yorum - Yorum Yaz




Üreticilerimizin son yıllarda tarımını yapıp yapmamakta tereddüde düştükleri ürünlerin başında pamuk gelmektedir. Arz talep dengesi açısından bakıldığında fiyatı bakımından en tercih edilmesi gereken ürün olması gereken pamuk niçin fiyatıyla yerlerde sürünmekte?

Bunun pek çok nedeni bulunmasın rağmen en önemlisi dış piyasalardır. Pamuk ticaretinin dış aktörlerinin her bakımdan güçlü olması; artık günümüzde kalkınmakta ve geri kalmış ülkelerde insan sağlığının ticaret ve tatlı kazancın çok geriden kalmış olması pamuğun kaderine etki eden unsurlardan. Pamuk yerine sentetik elyafların tercih ediliyor olması, sağlıklı pamuklu giysilerin pahalı olması, dar ve orta gelirli halk kitlelerini ucuza giyinmeye zorladıkça pamuk üreticisi bu krizden etkilenmeye devam edecek olan ilk kesim olacaktır. Ham petrol fiyatlarının düşmeye devam etmesi pamuk fiyatlarını da olumsuz etkilemeyi sürdürmesi de kaçınılmazdır.

Dünya pamuk ekim alanlarının 2006-2014 yılları arasındaki durumunu ele aldığımızda;

Ülkeler 2006 2013/2014

Hindistan 9 145 10 909

Çin 6 199 4 577

ABD 5 152 3 251

Pakistan 3 075 2 755

Özbekistan 1 432 1 246

Brezilya 1 097 1 024

Türkmenistan 600 499

Türkiye 630 372

Hektar bazında verdiğimiz bu rakamlara göz atacak olursak bu dönemde dünya pamuk üretimini alan bazında azaldığını görmekteyiz. Özellikle Çin, ABD, Pakistan, Türkmenistan ve Türkiye’deki ekili alanların azalması oldukça dikkat çekicidir.

Tarım alanlarında daralma görülmesine rağmen lif üretiminde artış sağlanmıştır. Ancak dekarda pamuk verimini ele aldığımızda karşımıza başka bir tablo çıkmaktadır ki bu da tarımda ülkelerin gelişmişliğini ve modernleşmesini ortaya koymaktadır. Bu alanda sıralama Avustralya, İsrail, Brezilya, Meksika, Çin ve Türkiye olarak şekillenmektedir. Hektar başına lif üretiminde Avustralya 2000 kg ile lider durumdayken ülkemiz Türkiye 1229 kilogramla altıncı sırada yer almaktadır. Bu dönemlerde dünya lif artışı yüzde 45’lerde gerçekleşirken ülkemizde bu rakam yüzde 75 olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ancak yukarıdaki tabloları karşılıklı irdelediğimizde Avustralya, İsrail, Meksika’yı önemli pamuk ülkesi olarak nitelendiremeyeceğimiz için pamuk lif üretimi artışında ülkemizi dünya ikincisi olarak görmekteyiz.

Devam edeceğiz. 








Türkiye, dünyadaki pamuk üretici ülkeler arasında pamuk üretiminde Çin, Hindistan, ABD, Pakistan, Brezilya, Avustralya ve Özbekistan'ın ardından 8. sırada gelmektedir. Verimde ise Avustralya ve İsrail’in ardından 3. sırada yer almaktadır. Tüketimde Çin, Hindistan ve Pakistan'ın ardından 4. sırada gelmektedir.

2002 -2013 yılları arasında Türkiye'nin pamuk üretim rakamlarını gözden geçirdiğimizde karşımıza hiç de iç açıcı olamaya bir tablo çıkmaktadır:

TÜİK verilerine göre 2002 yılında 721 000 hektar alanda pamuk ekimi yapılırken bu rakam 2006 yılında 590 00 hektara düşmüştür. 2013 yılında ise yaklaşık 451 hektarda pamuk ekimi yapılmıştır. 2009 yılı ise pamuk ekim alanları bakımından son on beş yılın en düşük rakamlı yılı olarak karşımıza çıkar ki pamuk ekili alan miktarı bu yıl 420 000 hektara gerilemiştir.

Aynı yıllar arasında pamuk ekim alanlarında yaklaşık yüzde 40’lara varan düşüşler görülürken kütlü pamuk üretiminde ise daha az bira kayıp karşımıza çıkmaktadır.2002 yılında 2 541 830 ton kütlü pamuk üretimi gerçekleşirken 2009 yılında bu rakam 1 725 000 tona düşmüştür. 2013 yılında ise kütlü pamuk üretiminin 2 250 000 tona yükseldiğini görmekteyiz. Lifli pamuk üretiminde ise rakam,2013 yılında 988 000 ton ile 2103 yılında 877 000 tona gerilemiştir. Dekar başına verimde ise kütlü pamuk verimi 353 kg iken,2013 yılında 499 kg’a yükselmiştir. Dekarda lifli pamuk üretimi 2002 yılında 137 kg ise 2013 yılında 195 kg ‘a yükselmiştir.

Bu veriler de bize Türk pamuk üreticisinin pamuk tarımında her yıl daha başarılı sonuçlar elde ettiğini karşımıza çıkarmaktadır. Ülkemizin dekar başına üretimde dünya üçüncüsü olması Türk pamuk üreticisi açısından gurur duyulacak bir başarıdır. Fakat pamuk üreticisinin bu başarısına rağmen pamuk fiyatlarının üretici aleyhine gelişmesi de pamuk tarımımız açısından düşündürücüdür.

Yıllara gör pamuk ithalat ve ihracat rakamlarını karşılaştırdığımızda pamuk üretiminde dünyada söz sahibi olan ülkemiz açısından hiç de hoş olmayan bir tablo karşımıza çıkmaktadır.2002 yılında 550 000 ton pamuk ithal eden Türkiye'nin yıllara gör pamuk ne kadar pamuk ithal ettiğine ve ithalatı için harcadığı dövize de bir göz atalım:

Yıllar İthal Edilen Pamuk İthalat Değeri

(Ton) (1000 USD)

2002 550 000 496 000

2004 596 000 844 000

2005 781 000 911 000

2006 761 000 974 000

2007 956 000 1.282 000

2008 619 000 1.005 000

2009 760 000 1.008 000

2010 895 000 1.726 000

2011 611 000 1.864 000

2012 618 000 1.280 000

2013 876 000 1.690 000

2002 ile 2013 yıllarını karşılaştırdığımızda pamuk ithalatında yüzde 59 ‘luk bir artış görmekteyiz. Ödenen döviz de ha keza 3 kattan fazla artmış.

Devam edeceğiz. 








Geçen yazımızda Türkiye’nin 2002-2013 yılları arasındaki pamuk üretimi ve ithalatını ele almıştık. Bu yazımıza ise dünyada ve Türkiye’de 2012 ve 2013 yıllarındaki pamuk fiyatlarını karşılaştırarak başlayalım.

Türkiye ve Dünya Pamuk Fiyatları (TL/Kg)

2012 2013

Lif Kütlü * Lif Kütlü *

Aylar

Türkiye Dünya Türkiye Dünya Türkiye Dünya Türkiye Dünya

Ocak 3,6 4,1 2,46 1,64 3,38 3,33 1,35 1,33

Mart 3,75 3,91 2,94 1,56 3,91 3,76 1,56 1,50

Temmuz 3,48 3,35 1,68 1,34 4,02 3,95 1,61 1,58

Eylül 3,44 3,34 1,38 1,34 4,18 4,01 1,67 1,60

Ekim 3,20 3,25 1,28 1,30 4,10 3,92 1,64 1,57

Aralık 3,24 3,28 1,30 1,31 4,05 3,97 1,62 1,59

Tabloyu dikkatlice incelediğimizde Türkiye ve dünya fiyatları arasında çok fazla bir farkın olmadığı ortaya çıkmaktadır. Peki, bu durumda niçin pamuk ihtiyacımızı iç piyasalardan karşılamıyoruz? Niçin 2013 yılında yaklaşık olarak 1 milyar 700 milyon doları pamuk ithalatı için harcadık?

Bunun pek çok nedeni var. Birincisi, ülkemizde pamuğun en önemli alıcı ve kullanıcısı tekstil ve hazır giyim sektörü. Mevcut üretilen pamuğumuz bu sektörün ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktır. İkincisi Türk pamuk üreticisi pamuğu diğer, özellikle batılı ülkelere göre daha pahalıya üretmektedir. Hâlbuki dekar başı üretimde dünya üçüncüsüyüz. Üçüncüsü BA ve ABD‘nin kendi pamuk üreticisine sağladığı destekler Türk pamuk üreticisine göre çok daha fazla. Şunu da söyleyebiliriz ki Söke ovasındaki kadar pamuk üretemeyen Yunanistan bize pamuk ihraç ediyor. Bu da Yunan kurnazlığından kaynaklanmakta, AB ithalat/ihracat rejiminin AB’ye dâhil ülkelere sağladığı avantajları çok iyi kullanan Yunanistan ham pamuk alımında % 12 gibi bir gümrük vergisi öderken, mamul pamuk imiş gibi göstererek Türkiye başta olmak üzere AB dışı ülkelere ihraç ettiği pamuktan ise yüzde 36 ihracat desteklemesi almaktadır.

Bu noktadan hareketle pamuğa verilen desteklemelere de kısaca göz atalım.1993 yılından itibaren başlayan pamuk desteklemelerinde 2014 yılı itibari ile kg başına verilen ürün desteği 55 kuruştur.1998 yılından sonra fark ödemeleri prim şeklinde düzenli ödenmektedir. Ayrıca pamuğa, mazot, toprak analiz ve gübreleme desteği sürmektedir. Bu desteklemeler ise devede tüy misali çok az bir katkı sağlamaktadır.

2014 yılında pamuğun Ege ve Aydın’daki durumunu ele aldığımızda hiç iç açıcı bir manzara ile karşılaşmıyoruz. Pamuk maliyeti artarken fiyatlar da düştü. Bu da üreticiyi oldukça mağdur etti.2014 yılı pamuk ekim alanlarının arttığı bir yıl olarak karşımıza çıkmakta. Ege Bölgesi pamuk ekili alan ve kütlü üretim tahmin sonuçlarına göre geçen sezon üretim alanları yüzde 19 artı ancak pamuk fiyatları yüzde 13 geriledi. İzmir Ticaret Borsası Tahminlerine göre mahlıç pamuk rekoltesi ise 160 bin 375 tona yükseldi.

Bu gelişmeler önümüzdeki yıllarda pamuk ekimi yapmak isteyen veya buna mecbur olan pamuk üreticisinin ümitlerini karartmaktadır.

Devam edeceğiz. 








Önceki yazılarımızda, pamuk üreticisinin içinde bulunduğu durumun resmini çizmeye çalıştık. Bu yazımızda da çözümler üzerinde duralım.

Öncelikle bilinmelidir ki pamuk petrol, doğalgaz, kömür, altın, çelik gibi stratejik bir üründür. Tabii ki her stratejik üründe olduğu gibi üretici ve ithalatçı devletler bu ürünün ticaretini de kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyeceklerdir ve kullanmaktalar. Özellikle ABD ve Çin bu alanda oldukça başarılılar. Biz ise kaderimizi tamamen ithalatçı, iplikçi ve konfeksiyoncunun eline bırakmış durumdayız.

2000’li yılların başında iken ülkemizde yaklaşık 130 bin olan pamuk üreticisi sayısı 75 bin düzeyine gerilemiştir.

Aynı dönem içinde Ege Bölgesi’ndeki pamuk üreticisi sayısı 65 bin’den 15 bin’e düşmüştür.

Ekonomi Bakanlığı Batı Anadolu Bölge Müdürlüğü’ne bağlı faal çalışan çırçır fabrikası 210’dan 107’ye düşmüştür.

Uzun yıllar Dünya pamuk üretiminin %4,5 oranındaki miktarını üreten Ülkemizin yüksek üretim maliyetleri sebebiyle dünya üretimindeki ağırlığı %2,5 oranına gerilemiştir.

Üretic iise şaşkın vaziyette. Tuzlu topraklar dışında kalan pamuk üreticisi mısır ekimine geçtiği gibi pamuktan mısıra kaçış önümüzdeki 2015/2016 sezonunda hızlanacak gibi görünüyor. Bundan kim zararlı çıkacak? Tabii ki önce üretici kesim sonra devlet. Mısırın daha geniş alanlarda ekilmesi mısır tüccarının işine gelmektedir. Onlar için bu durum biçilmiş kaftan. Fiyat kırmak için bulunmaz fırsat olacak.

Devlet açısından durum daha vahim. Pamuğun o kadar geniş kullanım alanı var ki yarattığı KDV nerdeyse kütlü pamuk satış fiyatını katlamakta.55 kuruşluk destekleme yarattığı KDV nin yanında solda sıfır kalmakta.(Ama Maliye Bakanlığı yetkilileri için 55 kuruş 1 TL’ye çıkarsa bütçe çöker).

Türkiye 2012/2013 sezonunda 10 ayrı ülkeden yaklaşık 1 milyon 514 bin ton pamuk ithal etmiştir. Bu ülkeler ABD 456 bin, Türkmenistan 104 bin 500,Yunanistan 104 bin 500, Brezilya 56 bin 400,Tacikistan 30 bin 600, Suriye 21 bin 450, Hindistan 7 bin 500, Özbekistan 5 bin 600, Azerbaycan 5 bin, Arjantin 4 bin 700, diğer ülkeler 17 bin 750 ton olarak karşımıza çıkmakta. Bu kadar ithalata ödenen döviz miktarı ise 1 514 000 000 USD’dir.(Yani bir milyar beş yüz on dört milyar Amerikan Doları).

Devlet pamuk ekimi azaldıkça ithalata ödenen dövizin yukarı çıktığını görecek. Tahminimce 2015 yılında pamuk ithalatına ödenen döviz miktarı 2 milyon 250 bin USD civarında olacak. 2015 yılında pamuk üretiminde azalmanın yüzde 10 civarında olması hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. Buna karşılık Türkiye’de tekstil sektörümüzün ihtiyacı olan kütlü pamuk miktarı 1,5 milyon tonun üzerinde olacaktır.

Pamuk sektörü nereye doğru gitmektedir, sorusunun cevabı yukarıdaki paragraflarda geçmiş yazılarda verilmiştir. Bu gidişten hem devlet hem de üretici kaybederken alınan tedbirler var mıdır? Ne yazık ki evet diyemiyoruz.

Yarın, pamuğun özlenen yere gelebilmesi önerilerimizi sunacağız. 






Bundan önceki yazılarımızda dünya ve Türkiye’de pamuk üretiminin son on yıllık gelişimini, üretim rakamları, ekim alanları, dünya ve Türkiye pamuk fiyatları, ihracat ve ithalatta içinde bulunduğumuz durumu, ekonomimizin bundan nasıl ve ne derece etkilendiğini anlatmaya çalıştık. Bu yazımızda ise sürdürülebilir bir pamuk tarımı için alınması gerekli tedbirleri sıralayacağız.

AB ve ABD başta olmak üzere pek çok ülke pamuğu stratejik ve son derece önemli bir tarım ürünün kabul etmişken hala Türkiye’nin niçin pamuk ithal ettirildiğini anlamış değilim. Avrupa Birliği ve Dünya Ticaret Örgütünün Türkiye ile yaptıkları anlaşmalarında Türk tarımına karşı sürekli bir dayatma mevcuttur. Gelişmiş ülkeler, özellikle AB ülkeleri ve ABD kendi tarım sektörlerine olağanüstü kaynak aktarırken, bize tarımı desteklememiz, teşvikleri kaldırmamız, gümrük vergilerini sıfırlamamız, ithalatı serbest bırakmamız gibi telkin ve emirler buyurmaktadırlar.

Türkiye pirinç ithalatında uyguladığı kısıtlayıcı ve korumacı önlemler sebebiyle, ABD ile anlaşmazlığa düştü. ABD pirinç ithalatı ile ilgili alınan önlemler konusunda Türkiye’yi 2 Kasım’da Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) şikâyet etti. Kendi pirinç üreticisini her bakımdan destekleyen ve kaynak aktaran ABD’nin takındığı tavrı AB ülkelerinde de görmekteyiz. Pamukta ise korumacılık daha ileri safhadadır. 2006 yılından itibaren pamuk için ürüne özel ödeme sistemi altında pamuk için uygun alanlarda hektar başına ödeme yapılmaktadır. AB’den yardım alınabilmesi için; arazinin üye devlet tarafından pamuk üretimi için yetkilendirilmiş olması, yetkilendirilmiş çeşitlerin ekilmiş olması gerekmektedir.

AB’nde 1995/1996 sezonunda pamuk üreticilerine sağlanan devlet yardımı miktarı toplam 750 Milyon Euro (€), 1998/1999 döneminde 905 Milyon € , 2001/2003 döneminde 804 Milyon € olarak gerçekleşmiştir. Bu yardım miktarı 2002/2003 döneminde 871 Milyon € dolaylarına çıkmıştır.

Ülkemizde ise mazot, gübre ve toprak analiz desteklemeleri dekar başına yaklaşık 10 TL miktarındadır ki bu desteklemeler herhangi bir yaraya merhem olamamaktadır.

Kilogram başına ödenen 55 kuruş ise yetersiz gelmektedir. Bu alanda yapılması gereken iş gene devlete düşmektedir.

Pamuk üreticisinin kaderi kısa vadeli ve yıllık cüzi destekleme politikaları ile gerçekleşemez. AB ve ABD ne yapıyorsa Türkiye’nin de aynısını yapması Türk ekonomisinin çıkarınadır ve hayati önem taşımaktadır.

Öncelikle pamuk üretim maliyetleri belirlenmeli. Her yıl belirlenen bu referans fiyatlar üzerinden tespit edilecek olan desteklemeler yıl boyunca sabit kalmamalı. Borsa, iç piyasa tüccar ve dış piyasaların rakamları dikkate alınarak üreticinin eline geçecek miktar tespit edilmeli. Pamuk fiyatları, maliyet+destekleme+ kar hesaplaması sonucu elde edilen rakamın altına düştüğü anda otomatik bir destekleme mekanizması devreye girmeli.

Yoksa olan önce üreticiye sonra devletin maliyesine olur.

Devam edeceğiz. 






Son beş yılda ülkemizde pamuk üretimi oldukça düşmüş, 385 bin ile 550 bin ton arasında seyretmeye devam etmiştir. Türkiye ise 2013 yılında 536 bin 369 dekar alanda 111 bin 990 ton pamuk lifi üretmiştir. Türk tekstilinin 1 milyon 500 bin ton civarında pamuk üretimine ihtiyaç duyduğu dikkate alındığında üretimin son derece yetersiz olduğu, pamuk ithalatına her yıl neredeyse 5 milyar dolar döviz ödediğimiz ortaya çıkmaktadır. Bu da önemli bir cari açık anlamına gelmektedir.

Pamuk maliyet ve satış fiyatlarını göz önüne aldığımızda dengenin üreticinin aleyhine olduğunu görmekteyiz.2004/2013 yılları aralığında 2004 yılına gör pamuk fiyatları 2013 yılında yüzde 76 artarken primler yüzde 118, mazot yüzde 233,gübre Amonyum nitrat yüzde 181 artmıştır. 2004 yılında 1 kg. pamuk 0,74 litre motorin ve 3,7 kg. gübre alırken, 2013 yılında 0,40 litre motorin 3, 35 kg. gübre alabilmektedir. Diğer girdilerde ise fiyat artışları bir hayli yüksektir.

Aydın’da ise son yıllarda pamuk alanları oldukça daralmış, pamuk yerini mısır, sebze, hububat ve meyveye terk etmeye başlamıştır. Bu gidiş ise Aydın’ın, ülkemizin en önemli pamuk üretim merkezlerinden birisi olma özelliğini tehlikeye sokmaktadır.

Pamuğumuzun her geçen gün azalsa da zirai mücadele, sulama, pamuk çeşit seçimi, toprak işleme teknikleri, gübreleme gibi sorunları devam etmektedir. Özellikle zirai mücadele konusunda Aydın ilinde “Pamukta Entegre Mücadele Programı” hazırlanmış olup, bu program dahilinde 2015 yılında yaklaşık olarak 100 bin dönüm alanda entegre mücadele yapılmalıdır.

Aydın ve Türk pamuğunun önemli bir özelliği ise GDO’lu pamuk tohumunun şu anda ülkemize girmemiş olmasıdır. Bu da pamuğumuzu, ipliğimizi ve tekstilimizi değerli kılmakta ve GDO’suz pamuk üretiminde ısrar etmeliyiz ki mevcut pamuk imajımız zarar görmesin.

Türk pamuğu denilince batı tüketicisinin aklına organik pamuk gelmektedir ki bu imajın daha da güçlenmesi gerekmektedir. Bunun için de ülkemize kesinlikle GDO’lu pamuk tohumlarının ithalatı engellenmelidir.

Bu da pamukta organik yetiştiriciliği gerekli kılmaktadır ki bu da Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının bu alana özel destek vermesini gerektirmektedir. Zira özellikle Avrupalı hazır giysi tüketicileri de bu konuda seçici olmaktadırlar.

Pamuğun yoğun girdisi olan bir tarım ürünü olması tarım arazilerinin büyüklükleri ile bağlantılı olarak bu maliyetlerin de doğrudan etkilenmesine neden olmaktadır. 6537 Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile tüm tarım arazilerinde olduğu gibi pamuk alanlarında parsellerin daha büyük parçalar haline gelmesini sağlayacaktır. Bu da dekar ve kilogram başına pamuk maliyetlerinin düşmesini sağlayabilecektir. Miras yolu ile pamuk arazilerinin parçalanmasının önüne geçilmiş olması çok önemli bir gelişmedir.

 

Pamukçuluğun önündeki diğer bir engel de çırçır fabrikalarının ve sawgin tesislerinin günümüz modern üretim anlayışına cevap veremez hale gelmesidir. Pamuk üretimi düştükçe düşük kapasite çalışan bu tesisler kendilerini yenileyememektedirler. Ekonomik kalkınma kredileri başta olmak üzere bu tesislerin desteklemelerden yararlandırılması gerekmektedir.

 

Çırçır fabrikalarında standardizasyonun sağlanamamış olması ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Değişik cins ve farklı elyaf özellikleri içeren pamukların harmanlanması pamuk kalitesini olumsuz etkilemektedir.

Devam edeceğiz. 









Pamuk tarımının gelişmesi ve hak ettiği yeri alabilmesi için bir görev de biz pamuk üreticilerine düşmektedir. Öncelikle Türk pamuğunun değerlendirilmesinde bazı kıstaslara uymalıdır ki pamuk tarımını kazanarak sürdürebilsinler:

*Toprak işlemede günümüz işleme tekniklerine uyulmalıdır.

*Zirai mücadelede faydalı böceklere inanılmalı, mücadele eşiği kavramına uyulmalı, merdiven altı ilaç kullanımından vazgeçilmelidir.

*Çeşit seçiminde toprak yapısı, iklim özellikleri, verim ve hastalıklara dayanıklılık özellikleri dikkate alınmalıdır. İkinci ürün ekimi olarak yapılacaksa erkenci çeşitler seçilmelidir.

*Gübreleme öncesi mutlaka toprak analizi yaptırılarak gübrelemede analiz sonuçlarına uyulmalıdır.

*Vahşi sulamadan karık sulamasına, hatta damlama sulama yöntemine hızla geçilmelidir.

*Üreticiler eğitim programlarına, pamuk ile ilgili konferans ve toplantılara mutlaka katılmalıdırlar.

*Lisanslı depoculuk Türk pamuk üreticisinin ticari hayatında yer almalıdır.

DEKARDA 2014 YILI PAMUK ÜRETİM MALİYETİ

YAPILAN İŞLER TUTAR (TL)

Tarla Kirası 275 TL/Dekar

Tohum ( 2,5 kg/dekar x 8 TL/kg ) 20 TL/Dekar

Toprak Altı Gübre ( “15.15.15” 30 kg/dekar x 1,1 TL/kg ) 34 TL/Dekar

Toprak Üstü Gübre (( 15 kg Üre/dekar + 25 kg 33’lük Nitrat/dekar) x 1TL/kg) 42 TL/Dekar

Sulamada kullanılan akaryakıt

( 20 lt./dek. Cazibe Sulama + 30 lt./dek. Tribünlü Sulama) Ort. 25 lt. x 4.4 TL/lt. 100 TL/Dekar

Zirai İlaç ( erken Emiciler, Kurt, Kırmızı Örümcek, Son Emiciler, Regülantör, Yaprak Gübresi, Hümik Asit vb.) 55 TL/Dekar

Yaprak dökücü + Koza Artırıcı 10 TL/Dekar

Su Ücreti ( Sulama Birliği / Cazibe Sulama Ücreti) 35 TL/Dekar

Sulama İşçisi Yevmiyesi 50TL/Gün (Bir Yevmiye ile Ort. Yapılan İş Hacmi 10 Dekar) 5 TL/Dekar

Çapalama Yevmiyesi ( 1 Dekara gerekli 2 Yevmiye x 40TL7Dekar) 80 TL/Dekar

Şoför Aylığı (300 Dekar için: Ort. 1000 TL Net Maaş + Ort. 250 TL Sigorta vb. Yasal Yükümlülükler) 50 TL/Dekar

Ort. Makine-Ekipman Tamir ve Bakım Gideri 15 TL/Dekar

Makinalı Toplama Ücreti 110 TL/Dekar

Sezon süresince görülmeyen ( Ulaşım vb.öngörülemeyen) 20 TL/Dekar

TOPLAM ÜRETİM MALİYETİ 878 TL/ Dekar

 

Yukarıdaki tabloda göreceğimiz gibi bugün yaklaşık olarak 1 kg pamuk maliyeti 1,95 TL dir ki üreticinin bu maliyetin altından kalkması, zamanında toprağını işleyebilmesi, gübresini ve tohumluğunu borçsuz alabilmesi, zirai mücadelesini yapabilmesi maliyetleri düşürmekten ve devletin bu konuda görevini yapmasından geçer. 




Zeytin ve Zeytinyağı    22.09.2016



Aydın ilimiz zeytin varlığı bakımından ülke birincisi iken üretim bakımından da ikinciliğe sahiptir. Bu özelliğimiz bize yoğun bir üretici kitlesinin geçimin zeytin ve zeytinyağı üretiminden sağladığını göstermektedir. Zeytin Aydın’ın vazgeçilmez üretim kaynaklarından birisi durumundadır.

Zeytin yaklaşık 8000-8500 yıl öncesinden bu yana dünyaya sağlık ve lezzet üreten bir ağaç olarak insanlığa hizmet vermektedir. Zeytin ağacı, ağır büyüyen fakat oldukça uzun hatta asırları kat edecek kadar uzun yaşayan bir ağaçtır. Gövdesi çürümeye karşı çok dayanıklıdır. Üstelik de ömrünü tamamladığında köklerinden yeni bir ağaç filizlenmektedir. Ona yakıştırılan " Ölmez ağaç" ibmi de bu yüzdendir. Kendini yenileyebilme özelliğine sahiptir. Son yıllarda zeytinlerimizin başının derdi olan vertisilium Dahle(yaprak solgunluğu) hastalığı zeytinimize çok büyük zararlar vermesine rağmen, hala zeytin varlığımızın korunuyor olması zeytin ağaçlarının bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bu hastalığa yakalanan bitki tam kurudu, öldü derken bir anda yeni filizlerle canlandığını görmekteyiz. İşte bu yüzden zeytin kendini yenileyebilen bir bitkidir.

Bir Akdeniz ülkesi özellikleri taşıyan Türkiye, bulunduğu coğrafi konum ve sahip olduğu Akdeniz iklimi özellikleriyle İtalya, İspanya, Yunanistan ve Tunus gibi dünyanın önde gelen zeytin ve zeytinyağı üreticilerindendir.

Ülkemizde dane zeytin üretimi çoğunlukla Balıkesir, Bursa, İzmir, Manisa, Aydın’da yapılmaktadır. Dane zeytin üretiminde ise iki ekol yaygın olarak sürmektedir. Birincisi Gemlik zeytini ağırlıklı olarak, özellikle Marmara Bölgesinde hâkim olan üretim şeklidir ki siyah salamuradır. İkincisi daha çok Akhisar ve Buharkent ağırlıklı kokteyl zeytin üretimidir. Bu iki merkezimiz bu çeşit zeytinin ihracat yükünü çekmektedir. Her iki zeytin de iç piyasada alıcı bulurken kokteyl zeytin daha çok Amerika ve Avrupa tüketicisinin damak zevkine hitap etmektedir.

Zeytinyağı çeşitlerine geldiğimizde ise rafine zeytinyağı, zeytin ham yağının doğal trigliserid yapısında değişikliğe yol açmayan yöntemlerle rafine edilmeleri sonucu elde edilen, sarının değişik tonlarında rengi olan, kendine özgü tat ve kokuda bir yağdır. Serbest yağ asitliği her 100 gramda 0.3 gramdan fazla olmamalıdır. Rafine yağ, ince, yemeklik yağdır.

Zeytin meyvesinin doğal özelliklerinde değişikliğe neden olmayacak bir sıcaklıkta, çeşitli mekanik veya fiziksel işlemler uygulanarak üretilen ve doğal halde gıda olarak tüketilebilen yağdır. Natürel birinci zeytinyağı, Natürel ikinci zeytinyağı, Natürel sızma zeytinyağı olarak üç çeşide ayrılır.

Natürel zeytinyağı ile rafine zeytinyağı karışımından meydana gelen ve özellikleri natürel zeytinyağı ile rafine zeytinyağı arasında değişen ve serbest yağ asitliği, her 100 gramda 1 gramdan fazla olmayan yağdır.

Aydın’da zeytin üretiminin yaklaşık yüzde 75’i yağlık, yüzde 25’i de sofralık olarak işlenmektedir.

Devam edeceğiz.



 



Zeytin Çeşitliliğimiz    22.09.2016



Zeytin, çeşitlilik bakımından oldukça zengin bir bitkidir. Aydın’da ise yetiştirilen zeytin çeşitlerinin en önemlileri gemlik, domat, memecik(Selçuk),palamut ,(kalamata/eşek),manzalina, kaba (yamalak kabası/Kabaağaç kabası),İzmir çili’dir. Bunların içinde Gemlik, manzalina, memecik cinsleri yağ oranları diğerlerine göre yüksek olduğu için hem yağlık hem de sofralık olarak değerlendirilirken, yağ oranı daha düşük olan palamut ve domat cinsleri genellikle kokteyl zeytin olarak işletmeler tarafından tercih edilmektedir.

Elimizde kesin rakamlar olmamasına rağmen Aydın İlinin en geniş alanlar kaplayan zeytin çeşidi memeciktir. Susuzluğa dayanıklılığı daha iyi olan bu çeşidimiz dağlık ve yamaç arazilere uyum sağlamada herhangi bir sıkıntı çekmemektedir. Hatta toprak seçiciliği o kadar toleranslıdır ki Çine, Koçarlı, Karpuzlu, Sultanhisar, Bozdoğan başta olmak üzere pek çok ilçede kayalık ve taşlık araziler bu çeşidin yetişme alanı olarak tarıma açılmıştır. İlimizin en eski zeytin çeşididir desek yanlış olmaz. Yağ oranı yaklaşık % 24 olup, meyveleri küçüktür. Yaklaşık 100 meyve ağırlığı 475-480 gram gelmektedir. Hem sofralık hem de yağlık kullanılmasına rağmen en fazla yağ bu çeşitten elde edilir.

Gemlik ise son yıllarda geniş alanlarda dikimi yapılan en önemli çeşittir. Marmara Denizi’nin kuzey sahillerinden başlayan Gemlik zeytini coğrafyası GAP’a kadar uzanmaktadır. Ancak sofralık meyve kalitesi Marmara sahillerinde olduğu gibi her bölgede yüksek olmayıp Güney Ege ve Akdeniz doğusuna uzandıkça düşmekte, sofralık özelliklerini kaybederken buna paralel olarak da fiyatı aşağıya doğru çekilmekte yağlık bir çeşit olarak değerlendirilmektedir. Pek çok zeytin çeşidi gibi yamaç, taban suyu yüksek havadar ve rüzgâr alan bölgelerde verimi yükselmektedir. Sapkalılığı oldukça ince olup, meyve büyüklüğü de en küçük çeşitlerdendir.100 meyve ağırlığı ortalama 37-375 gram gelirken meyve hacmi de buna eş olarak yaklaşık 360-370 cm 3 tür.

Manzalina zeytini ise 1987 yılında İspanya’dan ülkemize giren bir çeşit olup Son yıllarda ülkemizde de fidan üretiminin başlamasıyla zeytinliklerimizde yaygınlaşmaya başlamıştır.

Meyveleri orta büyüklükte, çekirdekleri küçüktür. Yüzde 20.4 yağ oranı ile hem sofralık hem yağlık olarak değerlendirilmektedir. İspanya’da olduğu gibi ülkemizde de yeşil olum döneminde toplanan meyveler İspanyol usulüne göre yeşil sofralık olarak değerlendirilir. Bunun yanında siyah salamaura olarak değerlendirilmesi de sürdürülmektedir. Ancak verticilium hastalığına karşı oldukça hassastır.

Domat zeytini yağ oranı düşük olup kokteyl zeytin olarak değerlendirilmekte diğer çeşitlere göre fiyatı biraz daha yüksek gerçekleşmektedir. Orta büyüklükte meyve özelliklerine sahip olup sulanan ve killi topraklarda yetiştirilmesi önerilmektedir.100 meyve ağırlığı ortalama olarak 520-5230 gramdır.

Kaba olarak adlandırılan bu zeytin çeşidi bazı bölgelerde topan olarak adlandırılmakta olup doğu Aydın yöresine has bir zeytin çeşididir. Kabaağaç kabası ve Yamalak kabası olarak iki çeşidi bulunmaktadır. Kuyucak ve Buharkent’te geniş alanlarda üretilmekte olan bir erkenci çeşittir. Domat zeytininin alternatifi olmasına rağmen daha küçük dane yapısı bulunmaktadır. En iyi yeşil salamuralıklardan birisidir.

Bunların dışında uslu, çekişte, İzmir çili, tavşan yüreği, ak yaprak zeytin, Ayvalık, sarı ulak, dirmit, çakır, çelebi, çilli, eğri çekirdek, erkence, İzmir sofralık, Kilis yağlık, Nizip yağlık, kiraz, samanlı ve yağ çelebi gibi daha az üretilen zeytin çeşitleri daha dar alanlarda üretilmektedir. 







Zeytincilikte geçmiş yıllarda yaşadığımız gibi 2014 yılında da yapısal sorunlar devam etti.

Öncelikle modern zeytin bahçelerinin oluşturulmasında öncülük edecek olan kurumların eksikliği bu yıl da hissedildi.

Zeytinimizin pek çok sorunun var olmasına var da son yıllarda baş edemediğimiz en önemli iki sorundan birisi 1987’lerde başlayıp hızla yayılan verticilum dahle (yaprak solgunluğu) hastalığının ne yazık zirai ilaçlama bakımından önüne geçilememiş olmasıdır. Bu alanda yapılan istatistikî çalışmalar ilimiz Aydın’ın bu konuda en riskli bölgede yer aldığını göstermektedir. Bu hastalığın en yaygın olduğu il Manisa olup, Aydın hastalığın yaygınlığı bakımından ikinci sırada yer almaktadır. Aydın’da ise İncirliova işlk sırada yer alırken, onu Kuyucak ve Buharkent takip etmektedir. Bunun da en önemli nedeni bulaşma kaynağıdır.1987 yılında İspanya’dan ithal edilen manzalina zeytinleri ile yayılması gerçekleşmiştir.

Hastalığa sebep olan mantar, yıl boyunca ağaç üzerinde canlı olarak varlığını sürdürmektedir.. Mantarın çoğalması spor ve miseller ile olmakta., spor uçuşu, en çok Mart ve Nisan aylarında meydana gelmektedir. Mantarın yoğun faaliyet dönemi yıllara, nispi nem oranına, toprağın nemine göre değişmesine bağlı olarak , 30-60 gün sürebilmektedir. Verticillum mantarı kışı, yere dökülen kurumuş yapraklarda ve ağaç üzerinde kalan hastalıklı yapraklarda geçirir. Bulaşma sporlar ile gerçekleşir.

Mantarın en yoğun gelişme dönemi gelişme sıcaklıkları 18-30°C’dir. Hastalık, 11°C’nin altında ve 32°C’nin üzerinde gelişemez. Aydın iklimi ilk ve sonbahar aylarında genellikle yağışlı geçtiğinden, hastalığın gelişmesine çok uygundur. İç kısımlarda ise kuytu, su tutan yerler, hava ve güneş almayan sık dikilmiş, budanmamış zeytinlikler, hastalığın gelişmesi için en uygun ortamlar olarak karşımıza çıkmaktadır.. Fazla azotlu ve çiftlik gübresi kullanılması, toprağın fazla işlenmesi, yoğun ve gereksiz sulama hastalığın artmasına ve yayılmasına sebep olmaktadır.

. Mantar, ilkbaharda ağaçlara su yürümeye başladığında çimlenerek kök kısmındaki ince kılcal köklerden girer ve su iletim demetleri içine yerleşir. Burada gelişmesine devam eden mantar sporlar oluşturur ve bu sporlar ağacın toprak üstü kısmındaki yapraklarına kadar götürdüğü özsu ile birlikte taşınırlar. Sporların iletim demetlerindeki miktarı öyle artar ki, bazen ağacın kendisi bazen de etmeninin sporları yan yana gelerek ağacın iletim demetlerini dalcık, ana dal, gövde veya kökün herhangi bir noktasından tıkar. Hastalığın ilk belirtileri, yaprakların üst yüzeylerinde görülen, sararma ve çalılaşma, ardından dal dal kurumalardır Bu aşamadan sonra kapalı iletim demetinin beslediği sürgün kurur. Ayrıca, tıkalı iletim demeti de tıkanma noktasına kadar rengini değiştirerek kahverengimsi renge döner ve kurur. Kesici bir aletle kabuk kaldırıldığında açık iletim demetleri beyaz, tıkalı olanlar kahverengimsi görünür. Belirti oluşumunun ileri dönemlerinde tıkalı iletim demetlerinin bulunduğu kısımdaki kabukta kurur ve dalda damar şeklinde koyu renkli olarak belli olur. Hastalığın gelişimi genellikle ilkbahar ve yaz başında (Temmuz’a kadar) meydana gelmekte, yaz içinde durmakta, sonbaharda (Eylül’den sonra) tekrar gelişme devan etmektedir.

Son yıllarda yaprak solgunluğu hastalığı azalır gibi görünse de bunun nedeni sonbahar ve ilkbahar aylarının daha kurak ve yağışsız gitmesidir. Hastalığın gündemden düşmesinin nedeni de budur. Ancak mücadele bırakılmamalıdır.

Zeytin yetiştiriciliğinde zirai mücadelesi bulunmayan bu mantari hastalıkla ilgili olarak görevli kurumlar ara verdikleri mücadeleyi sürdürmelidirler. Kültürel önlemler konusunda üretici sürekli bilinçlendirilmelidir. Çünkü küresel ısınmanın en önemli özelliklerinden birisi iklimin belli ölçüler içinde yağış, nem, rüzgâr ve ısı yaratmaması, düzensizliklerle sürüp gitmesidir.

Bu hastalığa karşı en nemli tedbirlerden birisi de yeni kurulacak zeytinliklerin seçimi ile, lgilidir ki zeytin alanları ovalara değil daha çok yüksek alanlara kurulmalı, ova kesiminde kurulan tarlalarda daha önce pamuk kırmızı biber ve patlıcan ve domates tarımı yapılmamış olması gerekmektedir.

Devam edeceğiz. 







Ülkemizde zeytin ve zeytinyağı tesisleri-her ne kadar son yıllarda mesafe alınsa da-geleneksel işleme tekniklerine bağlıdırlar. Bu yüzden hem zeytin hem zeytinyağında kalite ve verim düşük olarak gerçekleşmektedir. Bunun yanında bıu işletmeler zeytinin var yılında tam kapasite ile çalışırlarken, yok yılında neredeyse %25’ler düzeyinde üretim yapmaktadırlar. Bunun çözümü de her işletmenin zeytinyağı üretimi, zeytin işleme ve tatlandırma yanında benzer üretimleri de bünyesine katmaktan geçmektedir ki işletmeler karlılıkları nedeniyle modernleşmelerini gerçekleştirebilsinler.

Neredeyse on yıldır zeytinde var/yok yılı ,eskisi gibi kesin rakamlara dayanmadan sürmesine rağmen iç piyasalarda zeytin ve zeytinyağı fiyatları 2014 yılı hariç tutulmak üzere aynı seviyelerde seyretmiştir. Buna rağmen ihracat fiyatları çok farklı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’nin Sofralık Zeytin Ortalama İhraç Fiyatları (ABD Doları/Kg)

Sezonlar Siyah Zeytin Yeşil Zeytin

2000/2001 0,71 0,94

2001/2002 0,77 1,13

2002/2003 0,97 1,22

2003/2004 1,24 1,63

2004/2005 1,07 2,02

2005/2006* 1,08 2,05

Türkiye’nin Zeytinyağı Ortalama İhraç Fiyatları (ABD $/Kg)

SEZON ORT.FİYAT

2000/2001 1,41

2001/2002 1,82

2002/2003 2,12

2003/2004 2,75

2004/2005 3,22

2005/2006 4,11

2099 yılından itibaren dünya zeytinyağı tüketimi şu şekilde gerçekleşmiştir:

Yıllar tüketim(bin ton)

2009/2010 2.902,00

2010/2011 3,061.0

2011/2012 3.085,50

2012/2013 3.041,00

2013/2014 3.056,50

 

Dış tüketim ve ihracatımız hızla artarken iç piyasa zeytin ve zeytinyağı fiyatlarının bu derece düşük kalmasının suçlusu bu piyasanın tüccarlarıdır.2000-2006 yıllarında ihracat fiyatları ile iç piyasa ham zeytin fiyatları arasında uçurum mevcuttur. Bu süreçte Ege Bölgesi ve Aydın’da ham zeytin fiyatları çok dar bir bantta seyretmiştir. Yaklaşık ortalama fiyatlarla kaba cinsi 0,90,memecik 1,20,domat,1,40 eşek1,50 olarak tezahür etmiştir.

2006-2014 aralığında ise ortalama ham zeytin fiyatları çok az değişiklikler göstermiş fiyatlarda artış olmamıştır. Girdi fiyatlarındaki artışlar zeytin fiyatlarına yansımamıştır. Zeytin üreticisi, zeytin ağacına duyduğu saygıdan olsa gerek zeytinliklerini korumuş, zeytin kesimi yapmamıştır.

Aynı dönemde dünya arz talep dengesi ele alındığında dünyada zeytin ve zeytinyağına olan talep dünyada sürekli artmıştır. 2005/2006 sezonunda 1 milyon 829 bin ton olan sofralık zeytin tüketimi, 2006/2007 sezonunda 1.918.000 (1.713.000 ton- IOOC) tona ulaşmıştır. 2005/2006 sezonunda 2.690.000 ton olan Dünya zeytinyağı tüketimi ise, 2006/2007 sezonunda 2.907.000 tona ulaşmıştır. Bu rakamlardan anlaşıldığı gibi ihracat miktarı ve fiyatındaki artış zeytin üreticisine yansımamıştır.

2014 yılına geldiğimizde ise 2000-2013 aralığındaki fiyat durgunluğu kısmi olarak atlatılmış zeytin fiyatlarında az da olsa yükselmeler görülürken, zeytinyağı fiyatları oldukça yükseklerde gerçekleşmiştir.

Dün itibari ile Aydın Ticaret borsasında zeytinyağı fiyatları ortalama olarak 8,05 TL olarak gerçekleşirken, yeşil zeytin 4,71 TL, siyah salamura zeytin ise 2, 93 TL olarak gerçekleşmiştir.

Bu rakamlar üretici açısından tam anlamı ile tatmin edici olmasa da geçmiş yıllara oranla daha da iyi gözükmektedir. 







İzmir Ticaret Borsası tarafından Ege ve Marmara bölgelerini kapsayan bir tahmin raporu hazırlanmış; bu tahminde Aydın değerlendirmesi şu şekilde özetlenmiştir:

“2013–2014 sezonu Ege ve Marmara Bölgesi zeytin ve zeytinyağı rekoltesini tespit etmek amacıyla 3 grup

Görevlendirilmiştir. İkinci grup olarak; çalışmalarını Ege Bölgesinin güneyinde Aydın ve Muğla ili ve ilçelerindeki zeytin bölgelerinde9-13 Eylül 2013 tarihleri arasında, 4 gün İzmir dışında konaklamalı ve 1 gün dönüşlü olarak toplam 5 günde tamamlamıştır.

Aydın ilinin Didim ilçesi hariç olmak üzere, ağaç varlığının hemen hemen tamamını teşkil eden Merkez, Germencik, İncirliova, Koçarlı, Köşk, Sultanhisar, Yenipazar, Nazilli, Kuyucak, Buharkent,

Karacasu, Bozdoğan, Karpuzlu, Çine, Söke ve Kuşadası ilçelerinde incelemelerde bulunulmuştur.

İncelemeler sırasında öncelikle İl ve İlçe Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri, üretici birlikleri, ziraat odaları, zeytin ve zeytinyağı tüccarları ve üreticilerle görüşülmüş ve ayrıca zeytin bahçelerinde gözlemler gerçekleştirilmiştir.

Aydın ilinin bütün ilçelerinde son 5-6 yıldır zeytin ürün düzeyi bakımından tam bir var yılının yaşanmadığı ve var yılı yok yılı arasındaki dalgalanmaların kırıldığı yapılan görüşmelerde belirlenmiştir.

Aydın ilinde, çiçeklenme döneminde meydana gelen yağışların döllenme ve meyve tutumunu olumsuz etkilediği ve yağmurlardan sonraki aşırı sıcaklarında sürgün gelişimini teşvik ettiği ilçelerdeki teknik elemanlarca ve üreticilerce de ifade edilmiştir. Çok iyi bir çiçeklenme görülmesine rağmen beklenen ürünün gerçekleşmediği yapılan görüşmeler ve arazi incelemelerinden anlaşılmıştır.

Bu sezon, Aydın ilinin yüksek verim potansiyeline sahip olan Karacasu ve Bozdoğan İlçelerinde ekibimizce sırasıyla yüzde 60 ve yüzde 40 düzeylerinde yemekliğe (salamura) zeytin danesi ayrılacağı öngörülmüş ise de, üreticilerle yapılan görüşmelerde bu oranın piyasada oluşan fiyat durumuna göre yağlığa ya da yemekliğe ayrılma düzeyini değiştirebileceğini belirtmişlerdir.

Yapılan saha gözlemleri ve alınan bilgilere göre Aydın ilinin merkez ve ilçelerinde zeytin sineğiyle

mücadele amaçlı organik üretim sahalarına Eko-Trap kitlesel yakalama tuzakları, konvansiyonel üretim sahalarına da ruhsatlı zirai ilaçlar dağıtılmış ve çoğu üretici tarafından da kullanıldığı tespit edilmiştir. Zeytin hastalık ve zararlıları olarak da üretim sahalarında epidemik bir tehlike tespit edilmemiştir.

Aydın ilçelerine ait 2013-2014 sezonunda zeytin ağaç sayısı, üretilecek zeytinden sofralığa ve yağlığa

ayrılacak miktarlar ile elde edilecek zeytinyağı miktarını gösterir Tablo 5 ilişikte sunulmuştur. Buna göre, Aydın İlinde toplam 22 milyon 356 bin 568 adet meyve veren, 2 milyon 79 bin 348 adet meyve vermeyen ağaç mevcut olup, ağaç başına ortalama 5.7 kg. zeytin verimi ile 128 bin 345 ton zeytin tanesi alınacağı, bunun 32 bin 204 tonunun sofralığa, 96 bin 141 tonunun yağlığa ayrılacağı, bundan da ortalama 1/5.1 randıman ile 18 bin 952 ton zeytinyağı elde edileceği tahmin edilmiştir.”

İzmir Ticaret Borsası’nın yukarıdaki raporu bir önceki yazımızdaki tespitlerimizi doğrulamaktadır. Ülkemizde var/yok yılları üst üste toplamları yüzde 100+ yüzde 30 = yüzde130 formüllenmesi gerekirken son yıllarda var yılların oluşmaması bu rakamı yüzde 80’le3r düzeyine indirmiştir. Bu da yaklaşık yüzde 50’lik bir üretim/rekolte kaybı anlamını taşımaktadır.

Bunun da nedeni raporda değinildiği gibi zeytinlerin çiçek açma döneminde meydana gelen yağmurlar ve çiçek döllenmesini olumsuz etkileyecek düzeydeki sıcaklardır. 







Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği 2005/2006 Çalışma Raporunda AB ülkeleri ile Türkiye’nin zeytin ve zeytinyağına verdikleri desteklemeler kıyaslanmıştır. Zeytin ve zeytinyağı üreticisinin niçin rekabette zorlandığını açıklamaya çalışacağız.

Avrupa Birliği’nde Zeytinyağına Verilen Destekler

Avrupa Birliği Ülkeleri’nin, 2005-2006 sezonunda dünya zeytinyağı üretiminin yüzde 75’ini, dünya zeytinyağı tüketiminin yüzde 72’sini, dünya zeytinyağı ihracatının yüzde 53’ünü ithalatının yüzde 38’ini karşılaması tahmin edilmektedir. AB’de kayıtlı zeytinyağı üreticilerinin toplam sayısı 2 milyon 800 bindir. Bunlardan her yıl 2 milyon 200 bini üretim yardımı almaktadır. Üreticilerin yüzde 40’ı küçük üreticilerdir. Bu üreticilerin sahip oldukları zeytin ağaçları sayısı 100’den azdır.

Destekler

AB zeytinyağı üretimine büyük destek vermektedir. Zeytinyağı için AB bütçesinden her yıl 2 milyar 250 milyon -2 milyar 500 milyon avro ayrılmaktadır. Bu tutarın yaklaşık yüzde 90’ı üretim yardımlarına ayrılmaktadır. Zeytinyağının tonuna verilen üretim yardımı bin 320 avrodur. Ancak yardıma hak kazanan yağ miktarı ulusal garantilenmiş miktarlar ile kısıtlanmıştır. AB üyelerinin ulusal garantilenmiş miktarları ve bunlara göre kendilerine verilen azami toplam yardım miktarları aşağıda yer almaktadır:

 

Ulusal Garantilenmiş Azami Toplam Yardım

Üye Devlet Miktar (Ton cinsinden) (Avro Cinsinden)

 

 

İspanya 760.027 1.005.135.708

Fransa 3.297 4.360.283

Yunanistan 419.529 554.827.103

İtalya 543.164 718.334.390

Portekiz 51.244 67.770.190

Toplam 1.777.261 2.350.427.673

AB üretim yardımıyla bağlantılı başka yardımlar da vermektedir;

a) Piyasada fiyatlar düşünce stok müesseselerine özel stoklama yardımı verilmektedir.

b) Zeytinyağı fabrikalarına ton başına 440 avro üretim iadesi verilmektedir.

Türkiye’de Zeytinyağına ve Zeytine Verilen Destekler

Zeytinyağı;

(26.04.2006 t. 26150 s. Resmi Gazete.) uyarınca; ) 2006/1 Sayılı Tarımsal Ürünlerde İhracat İadesi Yardımlarına İlişkin Para-Kredi ve Koordinasyon Kurulu Tebliği’nde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğle zeytinyağı azami net ağırlığı 5 kg’a kadar (5 kg dahil) ambalajlarda ihraç edilmesi halinde mahsup hesabına dahil edilir. Net ağırlığı2-5 kg arasında (5 kg dahil) olan ambalajlarda, "tescilli Türk Markaları" ve "Made in Turkey" ibaresi ile ihraç edilen zeytinyağları için ihracat iadesi miktarı 150 $/ton, miktar barajı yüzde 100, azami ödeme oranı yüzde 15 olarak uygulanmaktadır.

Net ağırlığı1-2 kg arasında (2 kg dahil) olan ambalajlarda, "tescilli Türk Markaları" ve "Made in Turkey" ibaresi ile ihraç edilen zeytinyağları için ihracat iadesi miktarı 200 $/ton, miktar barajı yüzde 100, azami ödeme oranı yüzde 15 olarak uygulanmaktadır.

Net ağırlığı 1 kg’a kadar (1 kg dahil) ambalajlarda, "tescilli Türk Markaları" ve "Made in Turkey" ibaresi ile ihraç edilen zeytinyağları için ihracat iadesi miktarı350 $/ton, miktar barajı yüzde 100, azami ödeme oranı yüzde 15 olarak uygulanır."

Yarın zeytin desteklemeleri ile devam edeceğiz. 








Ülkemizde zeytin ve zeytinyağına uygulanan desteklemeleri yazamaya devam ediyoruz.

Dünya Ticaret Örgütü Tarım Anlaşması çerçevesinde ülkemizce ihracat desteği verilebilecek 44 ürün/ürün grubu içerisinde yer alan zeytinyağı ve sofralık zeytin ihracatında ihracat iadesi ödemesi yapılmaktadır.

6 Nisan 2012 tarihli ve 28256 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Tarımsal Ürünlerde İhracat İadesi Yardımlarına İlişkin Para-Kredi ve Koordinasyon Kurulu’nun 2012/2 No’lu Tebliği uyarınca; ihraç edilen ürünlerden daha yüksek katma değer sağlanması, ihracatta markalaşmanın teşvik edilmesi ve kutulu ihracatın arttırabilmesi amacıyla, küçük ambalajlarda ve markalı olarak yapılan ihracatlarda daha yüksek oranda ihracat iadesi yapılması kararlaştırılmıştır.

Zeytin;

Tarımsal Ürünlerde İhracat İadesi Yardımlarına İlişkin Para-Kredi ve Koordinasyon Kurulu Tebliği (No: 2006/1 uyarınca; 20.01, 20.05 G.T.İ.P. altında yer alan zeytinler, 18 kg’ın (net ağırlık) üzerinde ambalajlarda ihraç edilmeleri halinde mahsup hesabına dâhil edilmemektedir.

Net ağırlığı 2-5 kg arasında (5 kg dâhil) olan ambalajlarda, “tescilli Türk Markaları” ve “Made in Turkey” ibaresi ile ihraç edilen zeytinler için ihracat iadesi miktarı 100 $/ton, miktar barajı yüzde 51, azami ödeme oranı yüzde 20 olarak uygulanır.

Net ağırlığı 1-2 kg arasında (2 kg dâhil) olan ambalajlarda, “tescilli Türk Markaları” ve “Made in Turkey” ibaresi ile ihraç edilen zeytinler için ihracat iadesi miktarı 125 $/ton, miktar barajı yüzde 51, azami ödeme oranı yüzde 20 olarak uygulanır.

Net ağırlığı 1 kg’a kadar (1 kg dâhil) olan ambalajlarda“tescilli Türk Markaları” ve “Made in Turkey” ibaresi ile ihraç edilen zeytinler için ihracat iadesi miktarı 150 $/ton, miktar barajı yüzde 51, azami ödeme oranı yüzde 20 olarak uygulanır.

Türkiye’de Yıllar İtibariyle Zeytinyağına Ödenen Prim Miktarları:

Yıllar Prime Esas Fiyat

2003 20,0 Kr/Kg

2004 25,0 Kr/Kg

2005 10,0 Kr/Kg

2006 11,0 Kr/Kg

2007 20,0 Kr/Kg

2008 18,9 Kr/Kg

2009 25,0 Kr/Kg

2010 30,0 Kr/Kg

2011 50,0 Kr/Kg

2012 50,0 Kr/Kg

2013 60,0 Kr/Kg

2003-2013 yılları arasında zeytinyağına verilen destekleme tutarı % 300 gibi görünse de 2003 yılındaki girdi fiyatları/üretici ürün satış fiyatları karşılaştırıldığında üreticinin aleyhine bir tablo ortaya çıkmaktadır. Daha önceki yılları ele aldığımızda zeytin ve zeytin yağının destekleme macerası zikzaklar çizen bir yolda ilerlemiştir.

1966 yılında zeytinyağı ilk kez Destekleme Alım kapsamına alınan 24 tarımsal üründen biri olarak, 1986 yılına kadar aralıksız olarak desteklenmiş, 1987-1990 yılları arasında destekleme kapsamından çıkarılmıştır. 1991 yılında yeniden destekleme kapsamına alınan zeytinyağı, 5 Nisan 1994 kararlarıyla birlikte tekrar destekleme kapsamı dışında bırakılmıştır.

Uygulama zaman zaman yerini Birlik alım fiyatlarına bırakmış, 1998 yılından itibaren de destekleme ödemeleri prim ödemelerine dönüştürülmüştür. Prim ödemeleri ile Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve AB Ortak Tarım Politikalarına uyum sağlamak, ekonomiyi kayıt içine alarak vergi gelirlerini arttırmak, tarımsal kayıt ve envanter tutulmasını sağlamak, üretici ve sanayiciyi aynı zamanda koruyup üretimi teşvik etmek, sanayiye dünya fiyatlarından hammadde sağlamak amaçlanmıştır.

Devam edeceğiz.








Dünya Ticaret Örgütü Tarım Anlaşması çerçevesinde ülkemizce ihracat desteği verilebilecek 44 ürün/ürün grubu içerisinde yer alan zeytinyağı ve sofralık zeytin ihracatında ihracat iadesi ödemesi yapılmaktadır.

6 Nisan 2012 tarihli ve 28256 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Tarımsal Ürünlerde İhracat İadesi Yardımlarına İlişkin Para-Kredi ve Koordinasyon Kurulu’nun 2012/2 No’lu Tebliği uyarınca; ihraç edilen ürünlerden daha yüksek katma değer sağlanması, ihracatta markalaşmanın teşvik edilmesi ve kutulu ihracatın arttırabilmesi amacıyla, küçük ambalajlarda ve markalı olarak yapılan ihracatlarda daha yüksek oranda ihracat iadesi yapılması kararlaştırılmıştır.

Zeytinde, ülkemiz zeytin üreticisi için yakın zaman desteklemeleri ele aldığımızda ise;

Yıllar Destek Miktarı (TL/Da)

2003-2004 16

2004-2005 16

2005-2006 16

2006-2007 10

2007-2008 7

 

tablo karşımıza çıkmaktadır.

Zeytin üreticilerine prim desteği ve doğrudan gelir desteği ödemesi yanında 2003 yılından itibaren mazot ve gübre desteği sağlanmaktadır. Türkiye’de zeytin üreticilerinin yararlandıkları mazot desteği ve kimyevi gübre desteği ödemeleri 3 ayda bir yapılmaktadır.

Sertifikalı zeytin fidanı kullanımını arttırarak, sağlıklı fidanlarla en az 10 dekar kapama zeytin bahçe tesisinin yaygınlaştırılması amacıyla, 2006 yılından itibaren zeytin üreticileri desteklenmektedir. Bu destekleme 2014 yılında zeytin fidan desteklemeleri Gemlik cinsi zeytinlerde dekarda 50 lira, diğer çeşitlerde 100 lira olarak belirlenmiştir. İyi tarım uygulamalarında dekarda 50 lira organik tarım uygulamalarında ise 70 lira destekleme verilmiştir.

Zeytin meyvesine ise zeytinyağında olduğu gibi kg başına bir destekleme mevcut değildir. Ele alınması gerekli konuda budur. Ülkemiz zeytininin yüzde 75’i yağlığa yüzde 25’inin de sofralığa ayrıldığı gerçeği bize sofralık, özellikle ihracata yönelik kokteyl zeytinin destekleme kapsamına alınması ihtiyacını karşımıza çıkarmaktadır.

Türkiye zeytinciliğinin zeytin ihracat kapasitesi ele alındığında dünya liderliğine oynaması ve bu ihracat kaleminin Türk ekonomisi içinde önemli bir yer tutacağı ortadadır. 






Her sektörün güçlü yanları olduğu gibi zayıf yanları da mevcuttur. Aydın ilinde yapılan bir çalışmada zayıf yönler şu şekilde ele tespit edilmiştir. Kendi görüşlerimizle beraber bu çalışmayı sunuyoruz.

Zeytin ve zeytinyağı sektörünün zayıf yanları başlıklar altında toplanmıştır.

• Destekler /teşviklerin yeterli olmaması ve Devletin sektöre yeterince sahip çıkmadığı sorunları öne çıkmıştır.

• Finansman uluslar arası piyasalarda rekabet edebilmek için sermaye ve finansman yetersizliği ile stok kredisinin olmayışı hususları yer almıştır. Bu da Aydın ilinin kronik hastalığıdır. Nedenlerinin araştırılması gereken konuların başında bu gelmeli ve “niçin Aydın ili güçlü bir sermaye yapısına ulaşamıyor? Niçin güçlü bir sermayedar ve girişimci gurubu ortaya çıkmıyor?

• Pazarlama alanında ise pazarlama ve tanıtım konularında yeterli çalışmaların yapılmaması ve iç piyasada tüketimin azlığı en önemli sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlara ek olarak, iç piyasada zeytin ve zeytinyağının fiyatının yüksek olması, bunun yanı sıra Türk malı zeytin ve zeytinyağı ürün imajının uluslararası piyasalarda yeterince güçlü olmaması sorunları ortaya konmuştur. Diğer cevaplanması gereken sorulardan birisi de budur: Niçin güçlü pazarlama şirketleri oluşturamıyoruz?

• İşbirliği ve Koordinasyon alanında ise sektörde sivil inisiyatifin egemen olamayışı, sektörde var olan çok başlılık ile diyalog ve uzlaşma eksikliği konularında sorunların yaşandığı ortaya konmuştur. Hala “feeler ayrı oynar” mantığı ile ekip çalışması oluşturamadığımız gibi birbirimize güvenimiz tam olarak sağlanamamıştır.

• Eğitim ve Bilinçlendirme konusu ise zeytin ve zeytinyağı sektörünün bir diğer zayıf yönü olarak ortaya konmuştur. Bu alanda ilk olarak; tüketicinin zeytin ve zeytinyağı konusunda yeterli bilgiye sahip olmaması hususu öne çıkmıştır. Tüketicilerin yanı sıra üreticilerin de konu ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmaması ve tüketici ve üreticilere zeytin ve zeytinyağı tüketim bilincini anlatmak amacıyla basın yayın organlarının gerektiği gibi kullanılamaması, teorik fikirlerin pratiğe geçirilip uygulamaya konulamaması, bu alanda eğitim faaliyetlerinin yürütülmemesi diğer sorunlar olarak ortaya konulmuştur. Eğitim konusunda önce Teknik elemanlardan başlanarak, işletmeci, üretici olarak devam etmelidir.

• İhracat Politikası Avrupa Birliği’nden (AB) “kota alınamaması, zeytin ve zeytinyağının Dahilde İşleme Rejimi (DİR) kapsamında dış alımına izin verilmemesi, dış ticaretteki tarife dışı engeller, yeni üretici ülkelerin Dünya İhracat pastasından giderek daha fazla ülkemizi ikame eder şekilde pay alması, ihracatta yasakların olması, bulunduğumuz sezon itibarı ile dünya fiyatları ile entegre olamayışımız, A.B.D.’ye yapılan ihracatta primin arttırılması, ihracatta devamlılığın ve sürdürülebilir artışın sağlanmasında yaşanan güçlükler, markalaşma için rekabetçi fiyatlarla kaliteli ve istikrarlı bir şekilde hammadde sağlanamaması, ihracatımızda yaşanan pazar kayıpları ve sektörün küresel ekonominin esaslarını kavrayamamış olmadığı hususları ön plana çıkmıştır. 








Günümüz tüketicisinin gıdada seçiciliği dikkate alınarak organik zeytin tarımı ilimiz Aydın’da olduğu gibi ülkemizde de yaygınlaştırılmalı. Bugün özellikle Didim, Karpuzlu, Çine başta olmak üzere zeytinde organik tarım uygulamaları daha geniş alanlarda yaygınlaştırılmalıdır. Ancak önümüzdeki en büyük engel, organik tarıma verilen desteklemelerin hak ettiği fiyattan satılmamalarıdır. Burada tüm sorumluluk ve görev ekonomi ile ilgili bakanlıklara düşmektedir. Organik zeytin işleme tesisleri ile organik zeytin ve zeytinyağı işleyen, pazarlayan ve ihraç eden firmalar bazı vergilerden muaf tutulmalıdır. Bu konunun üretici tarafından ise en önemli kısım organik zeytin ve zeytin yağını pazarlama sıkıntısı olarak karşımıza çıkmaktadır ki bunun da çözümü sözleşmeli üretim uygulamalarından geçmektedir

İhracat Politikası: Katma değerin ülkemizde kalması için, Dahilde İşleme Rejimi kapsamında yarı-mamul mal temin ederek dünya pazarlarında sürekliliğin sağlanması, ihracatta pazar araştırmalarına önem verilmesi, üreticiyi mağdur etmeyecek ticaret serbestileri, düzenli hammadde temini sağlayacak çeşitli mekanizmaların (stok kurumu, DİR vb.) geliştirilmesi, AB’den kota alınması için gerekli girişimlerin yapılması konularında görüşler tartışılmıştır.

• Üretim: Kaliteli üretim ve Buna Bağlı olarak rekabet ortamında başı çekmek, üretimin değerlendirilmesi gerekir, bu da AB’den kota alınması ve AB ülkelerindeki zeytin üretim, pazarlama ve kooperatifçilik modeline uyum ve istikrarlı prim sistemi gerektirir. Üretim politikasının planlanması, entansif, yeni plantasyonların yapılması ve mekanik hasada geçilmesi ile ekonomik kaliteli üretimin sağlanması, teknolojik üstünlüğü olan çeşitleri bölgelere göre belirlemek ve üretimini yapmak ve dünya pazarlarının isteklerine uygun sürdürülebilir fiyat ve kaliteli miktarda ürün temin etmek gerektiği belirtilmiştir

• Pazarlama, Markalaşma ve Tanıtım: Dış pazar odaklı olarak; dış pazara yönelik yapılan çalışmaların arttırılarak yeni pazarların bulunması böylece ihraç pazarlarımızın çeşitlendirilmesi, “Türk zeytin ve zeytinyağı” markasını ve imajını tanıtmayı ve sağlamlaştırmaya yönelik olarak dış piyasada tanıtım kampanyalarının yürütülmesi önerileri üzerinde durulmuştur. İç pazar odaklı olarak ise; pazarın geliştirilmesi ve tüketimin arttırılması amacıyla tüketici bilincini geliştirecek tanıtım faaliyetlerinde bulunulması belirtilmiştir. Dünya pazarlarının taleplerine yönelik ürün çeşitliliğinin sağlanması ve pazar kanallarının genişletilerek sürdürülebilir fiyat politikası uygulanması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca 2007 yılında kurulan Zeytin ve Zeytinyağı Tanıtım Komitesinin çalışmalarının arttırılmasının gerektiğine de değinilmiştir. 








Zeytin ve zeytinyağı işletmeleri doğrudan Aydın Ticaret Odası ve Aydın Ticaret Borsası ile ilntili ve her bakımdan doğrudan bağlantıları bulunmaktadır. Yasal görevlendirmelerde de işletmelerin pazarlama ve üretim sorunlarının çözüm yeri öncelikle bu iki kuruluşumuzdur. Bu iki kurumumuzun yetersiz olan Aydın ili zeytin ve Zeytinyağı İhracatının geliştirilebilmesi için farklı ülkelere yönelik işleme Tekniklerinin, ambalajlama ve şişeleme modellerinin uygulamaya konulması, AB ile ABD gibi büyük pazarların damak zevkine uygun sofralık zeytin işlemesi konusunda gerekli teknolojik ve yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gerekmekte, bu alandaki çalışmalar daha ileri safhalara taşınmalı, somut hedeflere ulaşılmalıdır.

Yurt dışında talep gören zeytin çeşitlerimizin artırılması, zeytin alanlarında iklim ve coğrafi özellikler dikkate alınmalı, zeytin alanlarında zeytin çeşitlerinin tespitinde ilçe ,hatta ilçelerin ayrı alanlara bölünerek zeytin çeşitlerinin dikimi yapılmalıdır. Daha önceden ilçe ve ilçe içi bölgelere dikimi yapılmış, ancak uyum sağlamamış ve yakın çevresinde işlemesi yapılamayan zeytin cinslerinin uygun çeşitlere aşılaması yapılmalıdır.

Coğrafi bilgi sistemleri yöntemiyle yani uzaktan algılama sistemi kullanılmak suretiyle, Türkiye’de tüm ürünlerin nerede, ne kadar yetiştiğinin belirlenmesi ve bilinçli üretim yapılması yanlış uygulamalardan –gerektiğinde-yasa ve yönetmelikler marifetiyle vaz geçilmesi sağlanmalıdır.

Türkiye’deki ağaç sayısının sağlıklı bir şekilde tespit edilmesi, ağaçların sofralık mı yağlık mı olduğunun ortaya konulması ve buna göre ne kadar ağaç dikileceğinin planlanması, on yıllık hedefler ve planlamalarla zeytin üreticisi ve işletmecisinin önü açılmalıdır.

Mevcut zeytinliklerin ıslah edilmesi ve geliştirilmesi, bunun yanında yeni zeytinliklerin alanları kurulmalıdır. Ormancılığımızla ilgili yasa ve yönetmelikler yeniden ele alınarak 2 B ve bozuk diğer orman alanlarında yeni zeytinlikler oluşturulmalıdır. Bu konuda tarım dışı hazine arazilerinde yeni zeytinlikler oluşturulması düşünülmelidir.

Daha önce de yazdığımız gibi Aydın ve Türk zeytinciliğinin önündeki en büyük tehlikelerden birisi de Verticilium Dahle (Yaprak solgunluğu ) hastalığıdır. Bu bakımdan fidan üretiminin sertifikalı hale getirilmeli, gidan iletmeleri bu hastalık açısından sürekli ve sıkı bir şekilde denetlenmelidir.

Zeytin üretici firmaların çoğu zeytin stokçusu olarak çalışmaktan vazgeçirilerek, ticaret, pazarlama ve ihracatta ufuklarının açılması sağlanmalıdır. Önümüzdeki 5-10 yılda zeytinin stoklanmasının, kooperatifler ve zeytin/zeytinyağı üretici birlikleri tarafından şekillendirilmesi, bu şekilde bilinçsiz stokçuluğun önlenmesi, üretimin kısa sürede tüketicilere ve ihracata sunulması, kooperatif ve üretici birliklerinin daha çok söz sahibi olmalarının önü açılmalıdır.

Kayıtdışılığın önlenmesi en acil mali hedeflerden birisi olmalıdır. Bunun için de zeytinyağı destekleme fiyatları artırılmalı, zeytin ve zeytinyağı maliyetleri gerçekçi olarak hesaplandıktan sonra makul bir kar haddi belirlenmeli, desteklemeler piyasa fiyatlarına uygun olarak, otomatik olarak artırılıp düşürülmelidir. Bu yol takip edildiği takdirde Türk zeytin ve zeytinyağı sektörü dünya liderliğine soyunabilir.

Zeytininin pazarlanması için hedef pazarlar seçilerek o ülkelerde tanıtım yapılması, bunun için Dış Ticaret Müsteşarlığı, Ulusal Zeytin Ve Zeytinyağı Konseyi, Ticaret Odaları, Ticaret Borsaları, hedef ülkenin ticaret ataşeliklerinden oluşan bilgilendirme, ar-ge, projelendirme, pazarlama gibi birimler oluşturulmalıdır.




Zeytin ve Zeytinyağı    22.09.2016





Çözüm ve Öneriler;

Türkiye Selçuklu ve Beylikler döneminden beri en önemli zeytin üreticisi ülkelerden biri olmasına rağmen, halen yurtdışı pazarlarda hak ettiği konuma oturamamıştır. Verim düşüklüğü, yetersiz tarımsal destekler, var/yok yılları arasındaki orantısızlık ve diğer etmenlerin yarattığı olumsuzluklar Türkiye’nin zeytinyağı ihracatını olumsuz yönde etkilemektedir. Yukarıda belirttiğimiz bazı sorunlara yönelik önlemler alınmaya başlanmışsa da kısa vadede sorunların devam edeceği de bir gerçektir. İşte bu noktada ihracat sürecinde meydana gelen bazı değişiklikler Türkiye için uluslararası zeytinyağı piyasasında daha iyi konumda olmasını sağlayacak fırsatlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zeytincilik sektörünün desteklenmesi ile birlikte, bu sektöre yatırım yapan şirket sayısı artmış, bu da sektörün gelişmesine katkıda bulunmuştur. Türkiye’de zeytin ve zeytinyağı üretimi yapan işletmeler ele alındığında, son yıllarda sektöre yönelik yatırımların artış gösterdiği, buna bağlı olarak işleme kapasitelerinde artış kaydedildiği ve birçok işletmenin modernize edildiği gözlenmektedir.

Ancak alınan tedbirler bir paket içinde çok yönlü ve bir bütün olarak alınmaması, bakanlıklar ve kurumlar arasındaki eş güdüm eksikliği göze çarpmaktadır. Bu düzensizlik ise üretim –ihracat çizgisinde tüm yasa, genelge ve tedbirlerin bir bütünlük içinde ve uyumlu bir sistem olmasını engellemektedir.

Teşvikler ve diğer tedbirler. Ambalajlı zeytin ve zeytinyağı ihracatında uygulanan teşvikler süreklilik ve belli standartları taşımamakta, AB'nin uyguladığı teşviklerin çok altında kalmakta, Türk üreticisi ve işletmesinin rekabet gücü azalmakta, az kar veya zarar olgularından dolayı işletmeler sürekli olarak modernleşememektedir. Diğer zeytinci ülkeler düzeyine uygun veya daha yüksek teşvikler getirilmelidir.

Devlet tarafından zeytin üreticisine ödenen prim kayıt altına almakta kazanılan vergi ödenen primi fazlasıyla karşılamaktadır: Zeytin üreticisinin bu bakımdan desteklenmesi gerekmektedir.

Tanıtım. Dış piyasada ve ithalatçı ülkelerde Türk zeytin zeytinyağının varlığının tanıtılması gerekmektedir. Bilhassa AB dışında en büyük ithalatçı ülke olan ABD, Avustralya, Çin ve Japonya'da Türk zeytin zeytinyağları ve markalarına yönelik güçlü bir imaj yaratılmalıdır. Bu konudaki çalışmalar arasına yeni pazar arayışlarının da ele alınması ve Devlet tarafından desteklenmesi gerekmektedir.

Türkiye zeytin ihracatının %83’ünü dört ülkeye gerçekleştirmektedir. Bu itibarla, zeytin ihraç pazarlarımızın çeşitlendirilmesi, Çin başta olmak üzere yeni pazarlar aranmalıdır.

İhracatımızın en büyük sorunlarından birisi de zeytinyağını pazarlamada ambalajlama şeklimizdir. Hala ihracatta dökme zeytinyağı yüzde 75,varilli ihracat yüzde 14,kutulu ihracat ise yüzde 11 yer tutmakta bu ihracat şekli de Türkiye’den çok, başta İtalya olmak üzere ithalatçı görünümündeki AB ‘ye mamul mal ihraç eden ülkelere yaramakta, Türk zeytinyağları İtalyan zeytinyağı gibi diğer AB ülkelerine sunulmaktadır.

İhracat imkanlarının geliştirilebilmesi için farklı ülkelere yönelik işleme tekniklerinin uygulamaya konulması, AB ile ABD gibi büyük pazarların damak zevkine uygun sofralık zeytin işlemesi konusunda gerekli teknolojik ve yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Gene ihracat yapmadan önce hangi ülkeye, hangi yollardan ihracat yapılacağı tespit edilmelidir. Bu yollar çoğunlukla oteller, süpermarketler, restoranlar olmaktadır. Bunun için zeytin ve zeytinyağının hangi çeşit ve lezzette olacağı önceden belirlenmelidir. İşletmelerin ihracata uygun mamulleri üretmeleri teşvik edilmelidir.

Bol ve az mahsullü yıllarda zeytin üreticisi üzerindeki olumsuz etkileri kaldırmak, istikrarlı ve düzenli fiyat teşekkülünü sağlamak, dış pazarlarda devamlılık arz etmek ulusal bir zeytinyağı stoklama kurumu kurulması gereklidir. Türkiye Yağ Kurumu kurulması. Ülkemiz tüm yağından sorumlu olacak ve yağ politikasını yönetecek bir kuruma büyük ihtiyaç vardır. Kurulacak ulusal stoklama müessesesi de bu kuruluşun bünyesi içinde olacaktır.

Zeytini üreticiden alıp yeniden paketleyecek İşletmeler tarafından, hangi ambalajla, hangi lezzette, hangi ürünün satılacağının tespit edilmesi ve bu doğrultuda ön çalışma yapılması gerekmektedir.









Zeytin, anavatanı Türkiye olan bir bitkidir. Kutsal kitapların da incir ile beraber övülen iki meyvesinden birisi. Ülkemizin batı ve güney sahilleri, Ege bölgesi ve Aydın tarih boyunca zeytin ve zeytinyağı üretim merkezi olduğu gibi ticaretinin de başkenti durumunda idi.

Zeytin ağacının feryadını dile getirmeden önce zeytinin tarihini, kaynaklarını belirtmeden kısaca okuyucularımızın bilgilerine sunalım. Kaynak belirtmeyi gazetemizin bu köşesinde uygun bulmadım. Ancak hazırlamakta olduğum bir kitapta konu kaynakları ile beraber ayrıca ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

Yapılan çeşitli arkeolojik çalışmalar, zeytinin tarihi hakkında aydınlatıcı bilgiler vermektedir. Bu konuda eldeki en eski veri, Ege Denizi'nde Santorini adasında yapılan arkeolojik çalışmalara dayanmaktadır. Bu çalışmalarda 39 bin yıllık zeytin yaprağı fosilleri ortaya çıkarılmıştır. Kuzey Afrika'da Sahra bölgesinde gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalarda ise M.Ö. 12 bin yılına ait zeytin ağacı bulgularına rastlanmıştır. Kültürel anlamda zeytin yetiştiriciliği M.Ö. 6000 yıl kadar önce başladığı bildirilmektedir. Mısır’da M.Ö. 2600 yıllarına ait zeytin ve zeytinyağı üretimine dayanan sağlam bulgular vardır. Diğer yandan Hatay ve Mardin illerinde zeytinin bilinen en eski kalıntılarına rastlanmıştır. Bu husus tarih uzmanlarının "Zeytinin Anavatanı Anadolu'dur" yargısını kuvvetlendirmektedir.

Elimizde var olan bilgiler, zeytinyağının üretim ve pazarlamanın ilk olarak Suriye ve Filistin bölgesinde başladığını göstermektedir. Kuzey Suriye’deki Halep şehrine yakın olan Ebla şehrindeki bulgular ve arşiv verileri M.Ö. III. binin ortalarında tarım toprağı bakımından ekilen mahsul alanı bakımından üçüncü sırayı zeytin ağaçlarının aldığını göstermektedir. M.Ö 2500 yıllarına ait belgeler, arazilerin sınırlarının içlerinde bulunan zeytin ağaçlarının sayılarak çizildiğine işaret etmektedir. Bu belgelerden birinin içinde 500, diğerinde 1500 zeytin ağacının bulunduğu iki arsadan bahsedilmektedir. Başka bir belgede ise farklı zeytinyağı çeşitleri ve yüksek kalitede yağın başka ülkelere ihracatı konuları aktarılmaktadır. M.Ö. II. bin yılın ortalarında zeytinyağı miktarının arttığı konusunda veriler vardır. Ve bununla ilgili Alalakh, Ugarit ve Mari arşivlerinde bulunmuştur. Bu belgelerin çoğunda zeytinden bir ilaç olarak bahsedilmektedir. Fakat Mari belgelerinde Halep şehrinden yapılan zeytinyağı ithalatı anlatılmaktadır. Mari belgeleri zeytinyağı fiyatlarının, şarap fiyatlarının, şarap fiyatından beş kat susam ve keten tohumu yağının fiyatından ise iki buçuk kat daha pahalı olduğunu göstermektedir.”

Batı Anadolu Beylikleri ile İtalyan şehir devletleri arasındaki sabun ticareti ise XIV. yüzyılın başlarında Girit ile Fethiye arasında sabun ticareti yapan tacirlerin faaliyetleri ile başlamıştı. Örneğin Kandiyeli noter Pietro Pizolo’nun 1300 yılına ait raporları Fethiye’de Giritlilerin idaresindeki bir şirketten ve Türkiye’ye önemli miktarda sabun satmak için gelen Giritli bir tüccardan bahsediyordu (Zachariadou, 1983: 4, 172 n. 728). Pegolotti de Batılı tacirlerin Ayasulug’a getirdikleri mallar arasında sabunu da kaydediyor ve sabunun Ayasulug’da şarap ile birlikte iltizama verilen iki üründen biri olduğunu belirtiyordu.”

O dönemde en fazla sabun üreten merkezler ise Midilli ve Girit Adaları, Ayvalık, Edremit, Kemer Edremit, İzmir, Aydın, Kızılcatuzla, Yunda Adası ve Urla'ydı. Zeytin ağacından elde edilen zeytin miktarı yerine, bundan elde edilen zeytinyağının üretim miktarları ile ilgili veriler bazı kazalarda daha belirgindir. Örneğin; 1515’te Trabzon Sancağı’nda 2,367 batman, yani 142,020 litre zeytinyağı üretilmekte; İzmir Kazası’nda da zeytinliklerin yoğun olduğu bilinmekle beraber zeytin ya da zeytinyağının üretim miktarının litre cinsinden ne kadar olduğuna dair malumat bulunmamaktadır.” 




Zeytin ve Zeytinyağı    22.09.2016



Aydın ve çevresinde zeytin yetiştirilmesine, tarihi tespit edilemeyecek kadar evvel başlanılmıştı. Gerçekten daha o zamanlarda bile yemeklik ve yağlık zeytinler beslenmede önemi haiz olduktan başka zeytinden elde edilen yağ aydınlatmada ve Rum ateşi gibi bazı yakıcı silahların hazırlanmasında kullanılmaktaydı.

19. Yüzyılda vilayetin en verimli ve kazançlı ürünü olan ve bölgenin özellikle iç kesimlerinde, Aydın’da yoğun olarak üretilen bu ürün, yine en iyi ürünü Aydın’da vermekteydi. Aydın ve çevresi hariç vilayetin iç kesimlerinde elde edilen zeytinyağı kalın ve koyu renkli idi ve makbul değildi.

Aydın Güzelhisar’ında, 19. Yüzyılın ortalarında 11 bin477 kıyye zeytinyağı üretilmişti ve yağın bir kıyyesi kalitesine göre değişme göstermekte 3,5–4 kuruştan alıcı bulunmakta olduğu görülmekteydi.

Aydın kazaları içinde Çine en yüksek miktarda zeytin üreten kaza idi.1844-1845’li yıllarda Çine’de en fazla yetiştirilen meyve 489 hanede 14 bin 531 sak ile zeytindir. Zeytincilik sadece Tatarmemişler köyünde yapılmamaktadır. En fazla zeytin kaydının olduğu defter 120 hanede 4 bin 242 sak ile Çine dışında toprağı olanlardır. Onu, 28 hanede1563 sak zeytin ile Kahraman köyü izlemektedir.

Günümüzde olduğu gibi XIX. yüzyılda da zeytinyağı üreticisinin en önemli sorunlarından birisi de üretilen zeytinyağının saf olarak pazarlanmamasında dolayı kalite ve değerinin yitirilmesi idi. H1308//M 1891 Aydın Vilayeti Salnamesinde bu konudan şikâyet edilmektedir.

“Nevi mahsul itibariyle en nefis ve makbul olduğu halde memalik-i ecnebiyeye pamuk yağı karıştırılarak füruhat olmasından dolayı fiyatına binaen âliyeicanen tedenni eden zeytinyağıdır.100 bin lira…”

20. Yüzyıl başlarında Aydın Sancağı’nda üç buçuk milyon sap zeytin ağacı bulunmakta ve sözü geçen miktar ağaçtan hâsıl olan zeytin tanelerinden 17 milyon kıyye yağ ortaya çıkıyordu.

1909 yılında Aydın Vilayeti’ndeki zeytin ağacı adedi 9 milyon 225 bin 95 adettir. Bu sayı Osmanlı Devleti toplamının yüzde 47,1’ni oluşturmaktadır. Bu ağaçlardan alınan zeytin miktarı yine ülke üretiminin yarısına yakın bir kısmını, yüzde 48,8’ini vermektedir 242. 1913 yılında Aydın Vilayeti’ndeki zeytinlik alanı 395.770 dönüm (yüzde 34,4) ve bu alandan alınan zeytin miktarı ise 68 bin 74 ton ile ülke üretiminin yüzde 40,9’unu oluşturmaktadır.

Osmanlı Devleti’nde 1914 sayımına göre 12 milyon 199 bin 180 adet zeytin ağacı bulunmaktadır. Bu zeytin ağaçlarından elde edilen zeytin miktarı ise 89 bin 702 tondur. Aydın Vilayeti zeytin ağaçlarından yarısından fazlasına sahiptir (yüzde 52,3). Dolayısıyla zeytin üretiminin de yarısından fazlası bu vilayetten elde edilmiştir (yüzde 58,5).

Zeytinden çeşitli şekillerde yararlanılmakla birlikte en fazla yağı kullanılmaktadır. 1914 yılında 20 bin kilo zeytinyağı elde edilmişken 1919’da sadece 6 bin kilo zeytinyağı elde edilebilmiştir. Ertesi yıl 1914 rakamına yakın bir üretim miktarı görmekteyiz:17 bin kilo. 1921’de düşen zeytinyağı üretimi 1922’de 22 bin kiloya yükselmiştir

1907’de sadece Nazilli’de 1 milyon kıyye zeytinyağı üretilmişti ki, Karacasu’da 1909’da üretilen yağ, Nazilli’nin ellide biri civarında 20 bin kıyye dolaylarındaydı.








Türkiye’de zeytinyağı üretimi çok önemlidir. En önemli bölge Aydın Vilayeti ve burada da Ayvalık’tır. 1916 yılı üretimi, 12 milyon okkadır. Normal zamanlarda üretim miktarı 30–35 milyon okka civarındadır.

Zeytincilik XVII. yüzyılda Kuşadası iskelesinden yurtdışına yapılan ihracat ürünleri arasında yer alan zeytinyağı, 1907 yılı itibari ile özellikle, Rusya’ya ihraç ediliyordu.1907 yılında Kuşadası’nda dikili olan 15 bin zeytin ağacından 179 bin 620 kilo (litre) zeytinyağı elde edilmiş ve bu zeytinyağı satışından ise 1 milyon 77 bin 720 Kuruş gelir elde edilmiştir. İngiliz Konsolosluğunun hazırladığı 1909 tarihli ticaret raporunda; Kuşadası bölgesinde zeytin ağacı yetiştirmesini teşvik etmek amacı ile Osmanlı Devletinin zeytin yetiştiricilerinden 3 yıl süre ile aşar vergisinden muafiyet uygulamasının başlatıldığı belirtilmektedir. 1912 yılında ise Kuşadası’nda dikili bulunan 15 bin zeytin ağacından elde edilen zeytinyağı hemen hemen iki kat artarak 389 bin 900 kiloya çıkmıştır. Ancak zeytinyağı satışından elde edilen gelir 1 milyon 924 bin 500 kuruşa inmiştir. Bu durum bize 1912 yılında zeytinyağı fiyatlarının düştüğünü göstermektedir. Kazada üzüm gelirinden sonra zeytin geliri ikinci sırayı almaktadır.

Bölgede Kurtuluş Savaşı döneminde zeytin ürünündeki düşme söz konusuydu. Ayrıca savaş nedeniyle sekteye uğrayan ticari ilişkilerdeki bozukluk ürünün pazarlanmasında zorluklar yaratmış ve ürün rekoltesi düşmüştü.

20 Eylül 1920 tarihinde kabul edilen İhracat vergisi nedeniyle üreticiler ellerindeki malları satamaz duruma düşmüşlerdir. Aydın mebusu Esat Efendi, Söke, Koçarlı, Çine, Karacasu, Bozdoğan ve Milas ve Muğla cihetlerinde halkın elinde zeytinyağları ve saire mallarının kaldığını bunun nedeninin işgal altında bulunan Aydın’dan ve Ayvalık bölgesinden düşmanların külliyetli miktarda zeytinyağının İzmir ve Memalik-i Ecnebiyyeye sevk ederek ucuz fiyata satması olduğunu ihracat vergisinin çok büyük zararları olduğunu vatan içerisinde ticaret hayatının sönmesine neden olduğunu göstererek bu verginin alınmasını öngören kanunun kaldırılmasını teklif etmiştir.

1925–1926 yılında Aydın’da 4 milyon 300 bin kiloluk bir üretim hâsıl olmuş, bunun 2 milyon 850 bin kilosu ihraç edilmişti.

Zeytin ve zeytinyağı üretimi Aydın ve çevresi için çağlar boyu süren bir tarımsal etkinlik idi. Yemeklik zeytin yanında, zeytinyağı yukarıda bahsettiğimiz metotlarla üretilmekte ve yine zeytinin bir yan ürünü olarak da sabun imal edilmekte idi.

Günümüzde her şeyi değerlendirilen bir bitki olarak karşımıza çıkan zeytin önce kahvaltıların ve sofraların vazgeçilmez gıdasıdır. O güzel yeşilinden altın sarısına kadar zeytinyağının insan sağlığına ve beslenmesine yararlarını bahsetmek zaten gereksiz olacak. Yaprağından artık çay imal edilmektedir. Prinası tekrar tekrar sıkıldıktan sonra sabuna dönüşmektedir. Kalan prina ise yüksek enerjili bir ısı kaynağıdır. Kurumuş ve budanmış dalları sobalarımızda ısınmamız için yakılmaktadır. Yapraklarından elde edilen nefis kokulu zeytin kolonyaları günlük hayatımızın da bir parçası olmuştur. Zeytin özünden yapılan temizlik ürünlerinden de söz etmeden geçmemeliyiz. Budama sonrası yaprakları ve ince sürgünleri keçilerin en sevdiği besinlerin başında gelmektedir.

Bu mübarek ağaç bizlere daha ne versin ki?






Ege ve Marmara sahil şeridinde zeytin ağaçlarının sökülmesi yasak olmakla beraber, yüksek rant getirisi nedeniyle inşaat sektörüne açılmakta ve zeytinliklerimiz yazlık sitelere tahsis edilmektedir. Bu ağaçların korunması gerekmektedir.

Son yıllarda zeytine karşı bir savaş açılmış durumda. Savaşın bir cephesinde zeytin ağaçları ve zeytin üreticisi Türk çiftçisi –ki elinde küreği ve çapasından başka silahı yok-diğer cephede ülkenin enerji açığını bahane ederek zeytini yok etmeyi, yerine maden ocakları ve enerji üretim santralleri kurmayı hedefleyen kasalarından paralar taşan, Ankara’da her kapının kendilerine randevusuz açılan maden ve enerji lobisi ve holdingleri.

Önce Kaz dağlarında madencilerin saldırılarına uğradı zeytinlikler. Sonra Bergama’da altın avcılarının. Bergama'ya 10 kın uzaklıkta Ovacık, Çamköy ve Narlıca köylerinin ortasındaki 100 hektarlık alanda altın arama faaliyetleri sürerken 1996 yılında maden sahasında 2 bin 500 kadar çamı (tomruk bedeli 3 milyon dolar) ve 800 kadar zeytin ağacı madencilik faaliyetini yürütecek şirket tarafından kesilmiştir. Sadece Çan, Bayramiç ve Çanakkale'de 13 bin 252 hektar alan için arama ruhsatı alındı, 600'ün üzerinde sondaj yapıldı. Sondaj sırasında binlerce ağaç kesildi.

Yırca, birkaç ay önce madencilerin bile bile ölüme gönderildiği Soma’nın bir köyü. Zeytinlik ve üzüm bağlarıyla dolu bu köyde iki enerji santralı inşa edilmiş. Yüzleri kömür karasından kararmış, zayıf ve sağlıksız insanların sağlıksız kömür ocaklarına indirilip katledildiği bölge. Yırca’ya üçüncü termik santralı kurmak istiyorlar. Bunun için 500 hektarlık bir alanın zeytin ağaçlarından “arındırılması” ve çorak ve yeşilsiz bir alan yaratılmalı ki santral kurulabilsin. Santrali yapacak olan şirket, henüz “acele kamulaştırma” sürecinde olan zeytinlik alanların imar planlarını bile beklemeden zeytin temizliğine başlıyor. Zaten “acele kamulaştırma” adı altında sunulan uyduruk kanun esasen beklemeye tahammülü olmayan bu tür şirketlerin tarımla geçinen fakir çiftçilere uyguladığı mala el koyma uygulamasının ta kendisi Şirket, 16 Eylül 2014 gecesi kepçelerle zeytinliklere girdi ve 13 zeytin ağacını söktü. Ama köylüler bu “bitirim” tarzı iş yapan devletin canını sıktı bu defa. Kanunsuz bir şekilde kepçeyle girilen zeytin bahçelerinde nöbet tutmaya başladılar.

14 Ekim sabahı ikinci saldırı geldi. Bu sefer elektrikli testerelerle araziye girdiler. Zeytinlerini koruyan köylüleri ve onlarla dayanışmaya gelenleri şirketin güvenlik elemanları darp ettiler ve aynı akşam serbest bırakıldılar. Ardından sıra 6 bin zeytin ağacının kesimine geldi ve kesildi.

Şirket 7 Kasım’da tam 6 bin zeytin ağacını kesti. Kendisine engel olmak isteyen köylülere saldırıp, üç köylü ile bir avukatı kelepçeleyerek 4 km uzaklıktaki barakaya kapattırdı. Gün içerisinde Danıştay’ın HES’le ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdiği ortaya çıkınca, bu “koruma-kollama” şirketinin ağaçları niçin şafak vakti kesip yok ettiği de anlaşılmış oldu. 







Kaz dağları, Yırca derken sıra Aydın’a geldi. Aydın zeytininin başında da jeotermal belası mevcut.

1967 yılından itibaren Buharkent Kızıldere’de başlayan jeotermal araştırma çalışmaları 2007 yılında 5686 sayılı yasanının yürürlüğe girmesi ile yeni bir ivme kazandı.

Kızıldere’den başlayıp Söke’nin Moralı mahallesine kadar uzanan fay kırıkları altında yer alan jeotermal rezervler para babası holdinglerin dikkatini çekmeye başladı. Yaklaşık 125 kilometre uzunluğundaki bu hat üzerinde MİGEM (Maden İşleri Genel Müdürlüğü) tarafından yasa gereğince birbirlerine cam kırıklarına benzer şekillerde oluşturulmuş “jeotermal imtiyaz alanları” oluşturuldu. Bu alanlar imtiyaz sahiplerine 49 ‘ar yıllığına kiralandı.

Önce 1. Sınıf tarım alanlarının ortalarında birkaç dekarlık araziler satın alarak sondaj kuleleri yükseltmeye başladılar. Ne yazık ki çevre üreticileri daha neyin ne olduğunu anlayamamışlardı. Dekarı 5-10 bin liradan rayiç bedel biçilen bu küçük alanlar neredeyse 20-25 bin liralardan satılmaya başlanmıştı. İşte çevre felaketi o zaman başlamıştı.

İlk belirtiler Kızıldere’de görülmeye başlandı. Üretime bağlı basınç düşümü nedeniyle, kuyuların ve sahanın üretilebilirliğinin düşmesi ve kuyularda meydana gelen korozyonlar nedeniyle, kuyuların sık sık üretim dışı kalması ile yeni yeni yüzelerce kuyu açılmaya başlandı. Kızıldere jeotermal alanda 1968-2007 yılları arasında kuyular ilk inşa edilen santral çevresinde iken yasanın yürürlüğe girmesi ile tarım alanlarının kalbine doğru açılmaya başlandı. Tarıma doğrudan zarar da bu noktada başladı.

Kuyu başlarına uzanan toprak yollarda işleyen taşıma araçlarının zeminden ürettiği toz, döllenme döneminde başta incir, zeytin ve üzümde olmak üzere tüm çiçekli bitkilerde ürün ve kalite kaybına neden olmaya başladı. Ardından hemen “kırmızı örümcek zararlısı” üremeye başladı. Bu da üreticinin cebinden çıkan ek masraf olurken, konunun sahibinin olmaması yapanın yanında kar kalmasını sağladı.

Üretim kuyuları açılmıştı. Ancak yasa yürürlüğe girmediği için re-enjeksiyon şartı getirilmediği için tüm jeotermal akışkanların vahşice doğaya salınması ile toprak ve su kirliliği başladı. Kuyuların tekniğine uygun kazılıp inşa edilmemesi sonucu yer altı suları hızla kirlenirken, kuyulardan boşalan yüz milyonlarca ton sıvı akışkan Büyük Menderes’e boşalıyordu.

Bir zamanların pamukta çapaya, hasada giden çiftçilerin içme suyunu temin eden Büyük Menderes kirlenmeye, zehirlenmeye başlamıştı.100 kiloluk yayın balıklarının, sarı sazanların, ak sazanların, yılan balıklarının yaşadığı nehre bor içeriği ve sodalı sular, sulamaya zararlı kimyasallar karışmaya başladı. Solucan taktığımız oltalar boş gelmeye, attığımız serpmelere sazanlar dolmamaya başladı. Askın oltalara taktığımız minik sazan balıklarını artık yayınlar yemiyordu. Çünkü önce yayın balıkları öldü. Serpmelerle çuvallar dolusu balık tutar, konu komşuya dağıtırdık. Artık o balıklarda yok olmuştu. Balıktan vazgeçtik; kurbağalar vıraklamaz olmuştu akşam karanlıklarında. En çok nefret ettiğimiz sivrisinekleri bile özlemeye başlamıştık.

Jeotermal kirlilik yetmezmiş gibi daha doğudan, daha büyük bir felaket daha Büyük Menderes’in özünü zehirlemeye başlamıştı. Denizli’nin sanayi ve evsel atıkları da Büyük Menderes’e dökülmeye başladı. Tekstil fabrikalarının kimyasalları zehirlerken boya fabrika ve atölyelerinin o, pis ve bulanık renkleri Büyük Menderes’in turkuaz mavisine tecavüz etti. Menderes’imiz bir gün sarı, bir gün mavi, bir gün yeşil aktı. Hele gri aktığı günlerde turkuazı özledik hep. Başkaca akarsuyumuz olmadığı için tarlamızı, incirimiz ve zeytinimizi bu zehirli suyla sulamaya başladık.

Ne çare ki Büyük Menderes ölmüştü. İki katilin elinde can verdi. Jeotermal akışkanlar ve Denizli’nin sanayi ve evsel atıklarının elinden. Her şey ölürken sıra zeytine de gelecekti. 








Jeotermal kaynaklar hakkında yaygın olan inanış, son derece temiz bir enerji kaynağı olduğudur. Acaba doğru mu? Evet, doğru; ancak jeotermal kaynak eğer uygar, çevreye saygılı, insan sağlığına ve hayatına özen gösteren, gelecek kuşakları düşünen, yemyeşil ormanların varlığından mutlu olan, o ormanları ve içinde bulunan ağaçları tek tek hayatın vazgeçilmezi olarak gören bir anlayış tarafından üretim kaynağı olarak görülüyorsa…

Ya bizde? Bizde holdinglerin kasalarına girecek elektrik enerjisinin getirisinden başka bir anlam taşımamaktadır. Hiç kimse ezbere konuştuğumu sanmasın. Peşin hükümlü de değilim. Hiç kimse de enerji üretimine karşı olduğumu ve servet düşmanı olduğumu iddia edemez. Hiç bir kişi, kuruluş, şirket ve holdinge düşmanlığımız da bulunmamaktadır. Bu ülkenin ne kadar dövizinin enerji alımı dışarı gittiğini en iyi bilenlerdenim. Jeotermal enerjinin dünyada en çok israf edilen ülkenin Türkiye olduğunun bilincindeyim. Yasama yetkisi elimde olsa idi ilk çıkaracağım yasa” milli kaynakları koruma “yasası olurdu. Bu kaynakların başında da önce ağaçlar gelirdi, sonra da jeotermal enerji gibi değerli bir zenginlik.

Ağaçlarla jeotermal enerji arasındaki doğrudan ilişki nedir ki bu derece kaygı duymaktayız?

2005-2006 yıllarında yapılan araştırmalara göre jeotermal atıkların toprağa, yer altı ve yer üstü sularına verdikleri zarar kadar ağaca, ormana ve bitki örtüsüne de zarar vermektedir.

Kızıldere Jeotermal Santralı’nın yarı çevresini saran çam ağaçlarının kabuklarından örnekler toplanarak analiz edilmiş ve santralın oluşturduğu çevresel koşullar biyolojik bir varlık üzerinden tanımlanmaya çalışılmıştır. Örneklerde flor ve klor ile nitrat, fosfat ve sülfat konsantrasyonlarına bakılmış, flor ve sülfat konsantrasyonlarının diğerlerine göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca çam kabuklarında inorganik maddelerde biyoindikatör indeks (maksimum içerik/minimum içerik) hesaplanmış ve lityum, krom, kobalt, bakır, gümüş ve bizmutun çam kabuklarında birikim eğiliminin yüksek olduğu görülmüştür. Kızıldere Jeotermal Sahası’nda çam kabuğu yapısında biriken elementlerin daha çok toprak kökenli olduğu söylenebilir.

Bugün yeni yatırımlarla Aydın bölgesinde en çok dikkatimizi çeken jeotermal santraller çevresinde zeytin sahalarının varlığıdır. Veya jeotermal enerji santralleri zeytin alanlarının çevresine ve içlerine kurulmuş, kurulmaktadır.3573 sayılı Zeytin Koruma Yasasına rağmen.

Bir üst paragrafta çam ağaçlarının yapraklarında biriken flor, klor, nitrat, fosfat, sülfat, lityum, krom, kobalt, bakır, gümüş ve bizmut gibi element ve ağır metallerin zeytin yaprak ve meyvelerinde birikmediğini kim iddia edebilir?

Bu konunun sahibi,üniversiteler, akademisyenler, tıp doktorlarıdır.

Tema, Çevre Mühendisleri Odası, Ziraat Odaları, Ziraat Mühendisleri Odası görev başına… 







Yrd. Doç.Dr. Sevgi TOKGÖZ GÜNEŞ TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi tarafından 2005-2006 yıllarında yapılan bilimsel araştırma sonucu kaleme alınan raporda, jeotermal atıkların zararları konu edilmiştir:

Kızıldere Jeotermal alanı ile Büyük Menderes Nehri arasındaki tarım toprakları kanallar aracılığı ile Adıgüzel barajından salınan sular ile sulanmasına rağmen, Büyük Menderes Nehri üzerindeki örnekleme noktaları civarında tuzlanma olduğu bilgisi alınmıştır. Nehir boyunca, nehre yakın tarlalardan alınan toprak örneklerinde bor, lityum, stronsiyum, nikel, krom, çinko, baryum, molibden, mangan, kobalt, bakır, arsenik, selenyum, kadmiyum, antimon, alüminyum, gümüş ve kurşun analizleri yapılmıştır. Toprak örneklerinde ağır metal konsantrasyonları sınır değerlerin altındadır. Kobalt, baryum, arsenik ve nikel toprak kirlilik parametreleri sınır değerlerinin üzerinde, krom sınır değerdedir. Selenyum, cıva, kurşun, kadmiyum, krom, bakır ve çinko değerleri ise sınır değerlerin altındadır. B konsantrasyonu atık sularda olduğu gibi toprak örneklerinde de yüksektir ve konsantrasyonları 9-135 ppm arasında değişir. Nehir I ve II’de 28 ve 36 ppm B konsantrasyonun bulunması gübrelerden gelen B dışında jeotermal akışkanın sulamada kullanılmış olduğunu doğrulamaktadır. Jeotermal Santralin katkısı ile TKNDY’de bor, baryum, stronsiyum, arsenik, antimon ve demir konsantrasyonlarında önemli artışlar görülmektedir. Bir diğer önemli jeotermal katkı olan Sarayköy Atık’ta, nikel konsantrasyonu çalışma alanı içinde en yüksek seviyededir.”

Rapordan anlaşılacağı gibi Büyük Menderes’e boşalan jeotermal atıklar hiç de masum değildir.

Benzer bir araştırmada Atila Girgin ve Yıldırım Kayam tarafından hazırlanan raporda,

“Bu sulardan alınan örneklerin yapılan analizlerinde; toprakta yaratabileceği tuzluluk ve alkalilik yönünden 4’üncü sınıf özellikte olduğu, SAR değerlerinin ve artık bikarbonat kapsamlarının oldukça yüksek olduğu, bor, Cl- ve HCO-3 iyonları yönünden duyarlı bitkiler açısından sorun yaratabileceği, ph’sinin kabul edilebilir sınırlar dışında olduğu saptanmıştır.

Bölge için asıl sorun, kalitesi giderek kötüleşen ama zorunlu olarak da kullanılan ve kullanılacak olan B. Menderes Nehri suyunun sulamada kullanılması gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Nehir suyunun kalitesi, suyun kontrollü kullanımını gerektirmektedir. Bu sular, özellikle nehir verdisinin az, su kalitesinin kötü olduğu erken ilkbahar ve sonbahar aylarında tarımsal sulamada kullanılmamalı, zorunluluk durumunda yatak suyu verdisindeki artışlarla tuz ve bor konsantrasyonu seyreltilerek, zararlı iyonların yoğunluklarının azaltılması koşuluyla kullanılmalıdır. Aksi durumda önemli toprak ve bitki sorunlarının oluşabileceği bilinmelidir.

Bölgede yapılan incelemede, Sarayköy-Kızıldere ve Germencik-Ömerbeyli’deki jeotermal suların analizlerinde, su kalitesinin T4A4 olduğu ve suların 25-30 ppm bor içerdiği, özellikle B. Menderes nehri suyunun azaldığı yaz aylarında tuz konsantrasyonunun artışı ile sorunun şiddetinin artacağı, önlem alınmadığı takdirde önemli kısmı B. Menderes Nehrinin sağ sahilinde olmak üzere 130 bin ha. arazinin tuzluluk ve bor kirlenmesi yönünden ciddi sorunlarla karşılaşabileceği bilinmelidir. Bölgedeki jeotermal sular yüksek tuz ve bor içerikleri nedeniyle tarımsal faaliyete zarar verecek nitelikte olduklarından özellikle suların ısıtma veya enerji üretimi amacıyla kullanıldıktan sonra yüzey ve yer altı sularına karışmaması gerekmektedir. Bu nedenle gerek yer altı ve yüzey sularını kirletmemesi gerekse de jeotermal sistemi besleyerek potansiyelinin artırılması amacıyla geri besleme yöntemiyle hazneye verilmesi yada ayrı bir iletim hattıyla su kaynaklarından tamamen uzaklaştırılması gereklidir’ ifadeleri yer almaktadır.

Yukarıdaki iki araştırma ışığında belirtilen kirlenme ve zehirlenmelere maruz kalan tarım ürünlerinin karşılaştıkları sorunları zeytinle ilintileştirerek zeytinin bu alanda ne durumda olduğunun bilimsel olarak ayrıca incelenmesi gerekmektedir. 






Daha Cumhuriyetin ilk çeyreğinde zeytinin ne derece önemli bir bitki, ürünlerinin ekonomi, sağlık, beslenme ve enerji için nasıl değerli olduğu anlaşılmış olmalı ki TBMM’den 26 Ocak 1939 tarihinde 3573 sayılı yasa ile “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması” adı altında bir kanun çıkartılmıştır.

Bu kanunla aşılı zeytinlerin bakım, tımar ve toplanma ve sıklarının kökletme ve yeniden fidan dikme suretiyle meydana getirilecek zeytinliklerin tesis ve yetiştirme, yabani zeytinliklerin açma ve aşılama işleri Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yetkisine bırakılmıştır.

Kanunla zeytin alanlarının genişletilmesi amaçlanmakta, elverişli fundalık ve makilikler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca tespit edilip haritalanması getirilmekteydi. Bu alanlarda zeytinliklerin elden geldiğince geniş alanlarda kurulması planlanmakta, en az 25 dönümlük parseller halinde parsellenir, hükmü getirilmekteydi.

Zeytinliklerin korunması ve bölünmemesi, cüce parsellere dönüşmemesi için “Beş yıl süre ile taşınmazın gayesine uygun olarak kullanıldığı Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca tespit edilenlere mahallin en büyük mülki amiri tarafından tapuları devredilir. Bu yolla verilen taşınmazlar hiç bir şekilde veriliş amacı dışında kullanılamaz. Bu taşınmazlar; miras dahil hiç bir şekilde bölünemez, veriliş tarihindeki yüzölçümü hiç bir şekilde küçültülemez. Aksi takdirde Hazinece geri alınır. Bu hususlarda taşınmaz siciline gerekli şerh verilir” maddesi konulmuştur.”

Yabani ve devlete ait olan zeytinlikler in 8. Madde ile üreticilerin mülkiyetine geçmesi hedeflenmiştir:

“Devlet malı zeytinliklerden aşılanmak üzere bir şahsa veya şirkete veya köylüler manevi şahsiyetlerine verilecek yabani zeytinlik sahası yirmi hektardan yukarı olamaz. Ancak aldığı sahayı vekâletçe tayin edilecek müddet içinde mahsuldar hale getirenlere müracaatları takdirinde aynı miktarda yeni parçalar verilir. Bu tevziatta evvela toprak sahibi olmayanlar, sonra en yakın köylüler ile küçük çiftçiler tercih olunur.”

Zeytin ağaçlarının aşılanması için teşvik getirilir:” Dekar başına on beş ağaçtan fazla ve on ağaçtan aşağı olmamak üzere yabani zeytinlikleri aşılı bir hale getirmeyi taahhüt edenlere Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankasınca, mevzuatı dairesinde ve kanunun 10, 28 inci maddeleri hükümlerine göre, ağaç başına bir liraya kadar kredi verilir. Aşılı zeytinliklerin bakım işleri için zeytin müstahsillerine mahsulün satış mevsiminde ödenmek üzere Ziraat Bankasınca kısa vadeli ikraz yapılır.”

Bunu yanında başarılı üreticilerin ödüllendirilmesi hedeflenmektedir:” Beş yüz ağaçtan aşağı olmamak üzere yabani zeytin aşılayanlara veya aşılı zeytinlerinin bakım işlerini en iyi yapanlara Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca takdir edilecek miktarda nakdi mükafat verilir.”

Ayrıca:” Fenni budama aletleriyle aşı takımlarının zeytin müstahsilleri arasında yayılabilmesi için budama ustalar ile ehil müstahsillere Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca meccanen budama aşı takımı ve levazımı verilebilir.

Zeytinliklerin kurulması yanında korunması da önem taşımaktadır:” Zeytinliklere her çeşit hayvan sokulması, yerleşim sahaları hariç, zeytin sahalarına en az bir kilometre yakınlıkta koyun ve keçi ağılı yapılması yasaktır.

Ancak çift sürme ve nakliyatta kullanılan hayvanlara ağızlık takılması şartıyla müsaade edilir.

Bu hükme riayet etmeyenler, zarar görenin şikayeti üzerine 1 aydan 3 aya kadar hapis ve meydana gelen zararın vahametine göre iki milyon liradan on milyon liraya kadar para cezasına mahkum edilirler. Fiilin tekerrürü halinde hapis ve para cezası bir misli artırılır.

Çiftçi mallarını korumakla yükümlü bulunanlarca düzenlenen tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir.








Dünkü yazımızda 1939 yılında yürürlüğe giren 3573 sayılı yasadan maddeler halinde örnekler vererek Cumhuriyetin zeytin tarımına verdiği önemi gözler önüne sermeye başlamıştık. Bugün de devam edelim.

Zeytincilik her bakımdan korumaya alınmakta ve teşviklerle desteklenmektedir:” Devlet zeytinciliğin ıslahı, yeni zeytin dikim alanlarının tespiti, zeytin dikim ve yetiştirilmesinin teşviki ile verimin artırılması, hastalık ve zararlılarla mücadele ile ürün elde etmekte masrafları azaltıcı araç ve gereçlerin imal ve ithalinde gerekli kolaylıkları sağlar.

Zeytinlik bölgelerin il veya ilçelerinde zeytin hastalık ve zararlıları ile mücadele amacı ile 1580 sayılı Kanun hükümleri dairesinde birlikte kurulur. Zararlılarla mücadelede Devlet birliklere gerekli araç, gereç ve finans kaynaklarını sağlar ve bu konuda Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca yeterli eleman görevlendirilir. Ürünün elde edilmesinden sonra üretici birlikçe tespit edilecek payına isabet eden mücadele giderini öder. Ödemeyen üreticiden amme alacağının tahsiline dair usul ve esaslarla bu pay birlikte tahsil edilir.”

Bunun yanında zeytinin işlenmesi, zeytinyağı üretimi ve pazarlanması konusu da kanunla belirlenmiştir:” hayvan ve makine kuvvetiyle işleyen yağhane ve zeytinyağı fabrikalarında ve salamura zeytinciliğinde yüksek vasıflı zeytinyağı ve salamura zeytin tanesi istihsal edilebilmesi için alınması lazım gelen telkinci ve öğretici tedbirleri almağa Ziraat Vekâleti salahiyetlidir.”

Devlet zeytini korurken o güne göre net, günümüze göre de eksik kalmış bazı kararlar almıştır:” Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. Bu alanlarda yapılacak zeytinyağı fabrikaları ile küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri yapımı ve işletilmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının iznine bağlıdır.

Zeytincilik sahaları daraltılamaz. Ancak, belediye sınırları içinde bulunan zeytinlik sahalarının imar hudutları kapsamı içine alınması halinde altyapı ve sosyal tesisler dahil toplam yapılaşma, zeytinlik alanının yüzde 10'unu geçemez. Bu sahalardaki zeytin ağaçlarının sökülmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının fenni gerekçeye dayalı iznine tabidir. Bu iznin verilmesinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı araştırma enstitülerinin ve mahallinde varsa ziraat odasının uygun görüşü alınır. Bu halde dahi kesin zaruret görülmeyen zeytin ağacı kesilemez ve sökülemez, İzinsiz kesenler veya sökenlerden ağaç başına 2 milyon liradan 5 milyon liraya kadar hafif para cezası alınır. Kesilen ve sökülen ağaçlar müsadere edilir.”

Aynı kanun 28.2.1995 tarihinde 4086 sayılı kanun olarak bazı değişikliklere uğrar.” Zeytinliklere her çeşit hayvan sokulması, yerleşim sahaları hariç, zeytin sahalarına en az bir kilometre yakınlıkta koyun ve keçi ağılı yapılması yasaktır. Bu hükme riayet etmeyenler, zarar görenin şikâyeti üzerine 1 aydan 3 aya kadar hapis ve meydana gelen zararın vahametine göre iki milyon liradan on milyon liraya kadar para cezasına mahkûm edilirler, fiilin tekerrürü halinde hapis ve para cezası bir misli artırılır.”

Kanunun bu bölümünde cezai müeyyideler konusunda eksiklik ve adaletsizlik bulunduğu kanaatindeyim. Herhangi bir çiftçiye zeytinliklere hayvanları yoluyla zarar vermekten 1 aydan 3 aya kadar hapis ve meydana gelen zararın vahametine göre iki milyon liradan on milyon liraya kadar para cezasına mahkûm edilirler, fiilin tekerrürü halinde hapis ve para cezası bir misli artırılır, hükmü getirilmektedir.

Burada zeytinlikler yaşlarına göre sınıflandırılmamıştır. Taze fidanlıklarda bu hüküm uygulanabilir olmasına rağmen, Aydın’ın pek çok ilçesinde zeytinliklerdeki zeytinler hayvanların dalına budağına ulaşamayacağı kadar yaşlanmış olup, özellikle büyükbaş hayvanlar ”baş aşağı” denilen sistemle başları ön ayaklarına bağlanarak ağaca zarar vermeleri önlenmektedir.

Ancak günümüzde zeytinliklerin başındaki en büyük bela bu değildir. En büyük bela doymaz para hırsları ile madencilik ve enerji sektörüdür. Üç beş ağacı sökmek onları tatmin etmemekte, yüzlerce ve binlerce dekar zeytinliğimize göz dikmiş durumdalar.








Dünkü yazımızda Türk zeytinciliğinin bölgelere göre dağılımını, zeytinciliğimizin madencilik ve enerji sektörünün tehdidi altında olduğunu, özellikle linyit alanlarının tehditteki rolünü, jeotermal enerjinin Gediz ovalarında yarattığı tahribatı gözler önüne sermeye çalıştık. Bugün ise Aydın’a Büyük Menderes’e atlayarak aynı tehlikelerin yarattığı manzaranın resmini çizmeye çalışacağız.

Menderes vadisinde ise Söke, Şahınali, Dalama, Kuloğulları, Aydın'ın güneyi, Hasköy (Nazilli) ,Sazak (Denizli) Aydın, Gireniz, Söke’de iletilmekte olan linyit yatakları mevcuttur. Bu yataklar da zeytinliklerde, zeytinlik alanların altında yer almaktadır.

Her ne kadar madencilik sektörü, ”kestiğimizden fazla dikiyoruz”, gösterisini yapsa da tahribat o derece ileridir ki dikilen zeytinlerle giderilemez. Çünkü bir zeytin ağacının verime oturması çok uzun yıllar almaktadır.

Bazı linyit yataklarından zeytinlere zarar verildiği, bu alanda zeytin üreticilerinin şikâyetlerinin bulunduğu bilgileri ulaşmaktadır.

Gerçek tehlike ise en doğuda Kızıldere’den başlayıp Ortaklar’a kadar olan yaklaşık 120 km. uzunluğundaki fay hattı üzerinde yer alan jeotermal alanlarda doğmakta ve sürmektedir.

Ancak zeytinciliğimiz son yıllarda güzel bir ivme kazanmıştır. Bu ivmeden hem zeytin ve zeytinyağı üreticimiz hem ülkemiz ihracat yaparak kazanmıştır. Bunda da en büyük pay 1999 yılında IMF ve DTÖ’nün taahhütleri kapsamında yürürlüğe konulan yeni tarım politikalarının büyük rolü olmuştur. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca zeytin fidanına verilen desteklemeler, zeytinyağı ve zeytin yağ ürünlerine uygulanan destekler önemli olmuş, zeytinciliğin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Paketlenmiş ve ambalajlanmış zeytin ve zeytinyağına verilen desteklemeler ise ihracatı artırmıştır. Bu sayede zeytin ağacı sayısı artarken zeytinlik alanlar genişlemiştir. Ancak bu gelişme dünya zeytinciliğinde söz sahibi olmak ve lider konuma oturmak için yeterli olmamıştır. En az mevcudu kadar zeytinliğe, bir o kadar da modern zeytin ve zeytinyağı işletmesine ve en akıllı metotlarla dış satım yapabilen ihracat firmalarına ihtiyacımız varken, bunun tam tersi gerekli imiş gibi zeytin tarımının başına maden ve enerji sektörü musallat olmuştur. Sanki bu iki sektörün gelişmesi, enerji ve ham maden açığının kapatılması için zeytinlikler ve ormanların katledilmesi gerekliymiş gibi.

Enerji ve maden lobisinin devreye girmesi ile daha önce de altı kez değiştirilmeye çalışılan zeytin yasası "Elektrik Piyasası Kanunu ile Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı" ismiyle 16 Haziran 2014’te TBMM'ye gönderildi. Bu iki sektörün önünde engel olarak görülen 1939 yılından beri uygulanan yasa ortadan kaldırılmaya çalışılmaktaydı. Yasa bir tasarı halinde TBMM komisyonunun önüne getirildi.

Tasarının 4. maddesine göre, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin alınmak suretiyle zeytinyağı fabrikaları, tarımsal sanayi işletmeleri, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri yapılıp işletilebilecekti. Bu madde ile kanunun 20. Maddesinde zeytinlik alanları koruyan kısıtlama ve engellemeler tamamen ortadan kaldırılmakta idi.

“Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. “ hükmü maddeden çıkarılarak hangi kimyasal atığı bırakırsa bıraksın zeytine zarar veren tüm toz, gaz, buhar ve sıvı akışkanların zeytin alanlarına istilasına adeta izin veriliyordu. Bu enerji ve maden işleme tesislerinin zeytinliklerin ortasına kurulmasına ve zeytinlikleri katletmesine izin çıkıyordu. Ülkemizin ağız tadı ile yenebilecek tarım ürünlerinin başında gelen zeytin ve zeytinyağı kimyasal ve ağır metal püsküren elektrik santralleri, maden işletmeleri ve jeotermal bacaların ve jeotermal kaynaklardan elektrik üreten tesislerin işgal ve saldırısına açık hale getiriliyordu.






Dün kaleme aldığımız yazımızda 1939 yılında uygulanmaya başlanan ,zeytin ağaçlarımızı kollayan, zeytinliklerimizi genişleterek modern kapama bahçeler haline gelmesini sağlayan ,Türk zeytinciliğini koruma altına alan “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanunun “ TBMM’ye sevk edilerek Enerji Komisyonunda bu yasanın yürürlükten kaldırılması için enerji ve maden lobisinin Enerji Bakanlığı kanalı ile girişimde bulunduğundan bahsetmiştik. Yazımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca hazırlanan “Elektrik Piyasası Kanunu ile Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” ile yürürlükteki yasanın 20. maddesinde değişiklik yapılması öngörülüyordu. Yasa tasarısına göre yeni 20. madde ile zeytinliklerin alanlarının daralmasını ve bu sahalarda yapılaşmanın önlenmesi amacıyla getirilen kısıtlamalara ilişkin hükümler yürürlükten kaldırılıyordu.

“Zeytincilik sahaları daraltılamaz” hükmü ortadan kaldırılıyordu.

“Belediye sınırları içinde bulunan zeytinlik sahalarının imar hudutları kapsamı içine alınması halinde altyapı ve sosyal tesisler dahil toplam yapılaşma, zeytinlik alanının % 10'unu geçemez” maddesi yürürlükten kaldırılarak zeytinlikler her türlü inşaata açık hale getiriliyordu.

“ zeytin ağaçlarının sökülmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının fenni gerekçeye dayalı iznine tabidir.” Hükmü yok sayılarak, Gıda Tarım ve hayvancılık Bakanlığı’nın tarım üzerindeki tasarrufları lağvediliyordu.

“Bu sahalardaki zeytin ağaçlarının sökülmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının fenni gerekçeye dayalı iznine tabidir “ hükmü yok sayılıyordu.

“ Bu iznin verilmesinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı araştırma enstitülerinin” görüşünün alınması maddesi ortadan kaldırılmaktaydı.

“Ziraat odasının uygun görüşü alınır” cümlesi tasarıdan çıkarılarak Ziraat Odaları by-pass edilmek sureti ile tarıma müdahil olmalarının önüne geçilmekteydi.

“ Bu halde dahi kesin zaruret görülmeyen zeytin ağacı kesilemez ve sökülemez” hükmü de yok hükmüne girmekte; zeytin ağaçlarını kesmek enerji ve maden lobisinin keyfine ve insafına bırakılıyordu.

“İzinsiz kesenler veya sökenlerden ağaç başına 2 milyon liradan 5 milyon liraya kadar hafif para cezası alınır” maddesi de kanundan çıkarılarak ağaç katliamının önü açılmaktaydı. Artık lobi için her türlü ağacı ve hatta ormanı yok etmek fırsatı ortaya çıkmaktaydı. Zaten çok düşük olan para cezalarını da ödemeyecekler anlamında bir tasarı ortaya konmaktaydı. Zeytinliğe hayvan bırakan çoban hapis cezası ile tecziye edilirken, zeytin, zeytinlik ve ormanları yok edenler ağaç başına 90 lira cezadan dahi sıyırmaktaydılar.

Fatih Sultan Mehmet’in “Bir dal kesenin kelesini keserim” düsturu ile koruduğu ağaçlar artık kesime ve yok edilmeye hazır duruma getirilmekteydi.





 
2014 yılında TBMM enerji komisyonuna sunulan yeni bir yasa taslağının Türk zeytini ve zeytinciliğini koruyan yegâne yasa olan3573 sayılı “Zeytinciliğin Islahı ve Aşılattırılması” yasasını ortadan kaldırmak için girişimde bulunduğundan, yasanını değişmesi ile nelerin değişeceğinden bahsetmiştik. Bu ilk teşebbüs değildi.2012’de, Zeytinciliğin Islahı ve Yabani Zeytinliklerin Aşılanması Kanunu Yönetmeliği’nde 25 dekardan küçük olanların zeytinlik sayılmamasının yolu açılmak istendi.

TEMA Vakfı dava açtı. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu iptal kararı verdi. Fakat enerji ve maden lobisi için dur durak yoktu. Kendi çıkarları için zeytin tarımını yok etmeye karar vermişlerdi. Yönetmeliklerle yapamadıklarını kanun yoluyla aşmak istiyorlardı.. Meclis gündeminde yargıya takılan yönetmeliklerle hemen hemen aynı kanun tasarısı vardı. Zeytini koruyan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Yönetmeliği ise 2002’den beri 8’i tamamen, 7’si kısmen olmak üzere 15 defa değiştirldi. Değişiklikler iptal edildikçe yenisi çıkarılmaya çalışılıyordu.

Komisyon toplantısında konuşma yapan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İlker Sert, sanki tek değer enerji ve maden imiş gibi, yasanın Mersin Akkuyu’daki nükleer enerji santrali için gerekli olduğunu belirttikten sonra, nükleer santral için tek tehlike bu yasayı ve zeytinlikleri göstermekteydi:

"Bu sahanın 3 kilometre çevresinde farklı noktalarda birisi yaklaşık 23 hektarlık, birisi 2.7 hektarlık olmak üzere, biri de 10 hektarlık alana dağılmış vaziyette zeytinlikler olarak özel şahıslara ait zeytinlikler var ve bizim 2016’da planımız burası için inşaat ruhsatının alınması. Eğer bu kanun bu şekilde kalırsa inşaat ruhsatının alınması ciddi anlamda tehlikeye girecek, yani o zeytinliklerden dolayı 20 milyar dolarlık bir nükleer enerji santralinin inşaat ruhsatının alınamaması gibi ciddi bir riskle karşılaşacağız.” Ayrıca Soma’da açılmak istenen termik santrali de örnek göstererek ÇED raporu olumlu kararı alınmış olan bu santralin de Zeytincilik Kanunu’ndaki hüküm nedeniyle yapamadıklarını söyledi.

Tasarının içine yerleştirilen şu paragraf, zeytinlikleri yok etme teklifinin gerekçesi ise şu şekilde açıklanıyordu:

"Son yıllarda yaşanan teknolojik gelişmeler sırasında çevreye duyarlılık ön planda tutulmuş ve ekolojik unsurlar zarar görmeksizin bir kısım faaliyetlerin yürütülmesine imkan sağlanmıştır. İşletmelerde arıtma ve baca filtresinin yanı sıra kapalı devre çalışma sisteminin kurulması çevreye verilen zararı en aza indirmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimine yönelik çalışmalar da hız kazanmıştır. Özellikle ülkemiz rüzgâr haritasında görülen rüzgâr santrallarının kurulabilmesine elverişli alanların zeytinlik sahalarına yakınlığı, bu tesislerin yapımına engel teşkil etmektedir."

Bu tasarıda yer alan "zeytinlik saha" tanımlaması ile 25 dekardan küçük sahalar artık zeytinlik saha sayılmayacak. Türkiye'deki zeytin bahçelerinin ortalama büyüklüğü 10 dekar olduğu için zeytinlik sahaların yarıdan fazlasının kanunun koruyuculuğunun dışına çıkarılacağı belirtiliyordu.

Bu kurul onay verdiği takdirde, zeytinlik sahalarına üç kilometre mesafede madencilik faaliyetleri, petrol ve doğalgaz arama ve işletme faaliyetleri gibi yatırımlara izin verilebilecekti.

Ancak geniş kapsamlı bu tasarının nelere yol açacağı enerji ve maden lobisince hesap edilmesine rağmen, komisyon üyesi milletvekillerinden gizleme çabaları gözden kaçmıyordu. Kamuoyu Kaz Dağları, Bergama krizlerinden sonra daha uyanık ve ağaç katliamına karşı daha hassas ve çevre sorunlarına karşı daha tepkili idi.






Okuyucularımızdan, tarım kesimi, çevreye duyarlı hemşehrilerimiz ve konuya ilgi duyan pek çok şahıstan telefon, e posta ve bizzat yüz yüze yaptığımız görüşmelerden anlaşıldığı üzere “jeotermal” konusu yukarıda belirttiğimiz kesimlerin de dışında da olmak üzere artık tamamen hayatımıza girmek üzere. Bahsettiğimiz çok geniş bir insan kitlesi bu konunun ayrıntılı olarak bu köşede kendilerine aktarılmasını talep etmekteler.

İçinde bulunduğumuz ilk etkinlik, 2014 yılı Şubat ayı içinde Manisa Alaşehir’de Celal Bayar Üniversitesi Alaşehir Meslek Yüksek Okulu’nda Sayın Tahir ÖNGÖR ile beraber katıldığımız “Jeotermal Enerjinin Tarıma Etkileri” paneli idi. Bu panelin düzenlenme nedeni ise Alaşehir’e bağlı Alkan Köyü, Muratlar mevkiinde 2013 yılında meydana gelen “jeotermal kuyu patlaması” sonucu oluşan çevre katliamı ve tarım(bağ) arazilerinin bu patlama nedeniyle tarım yapılamaz hale gelmesi ve 30 Mayıs 2014 tarihli Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından “JEOTERMAL KAYNAKLAR VE DOĞAL MİNERALLİ SULAR KANUNU UYGULAMA YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK” ile yönetmeliğin kamu yararı konusunda getirdiği önceliklerden duyulan rahatsızlık sonucu oluşan tepkilerdi.

Bu alanda son günlerde düzenlenen etkinlikler konunun tamamen Aydın gündemine girmesini sağladı. Aydın Ziraat Mühendisleri Odası ve ADÜ tarafından düzenlenen” Türk tarımında Öğretinin Başlamasının 169.Yılı” etkinlikleri çerçevesinde ADÜ merkez Kampüsünde düzenlenen etkinlikte Prof. Dr. Mustafa Bolca, Sayın Tahir ÖNGÖR ve şahsımın katıldığı panel oldukça yüksek bir ses getirmiş, katılımcılar ve konuya ilgi duyan kesimlerce etkinliklerin devamı istenmişti.

Özellikle jeotermal enerji sahaları yakınında oturan halk kesimleri rahatsızlıklarının dile getirilmesi bakımından bu çeşit etkinlikleri önemsemekteydiler. 5 Mart 2015 günü, Germencik’te çevreye duyarlı ve tarım alanları jeotermal tesis atıklarından zarar gören enerjik bir avuç kişinin oluşturduğu hareket artık bu konunun başka safhalara geçmekte olduğunu müjdelemekteydi.

Toplantıya, Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Özlem ÇERÇİOĞLU, CHP Aydın Milletvekili Prof. Dr. Metin Lütfi BAYDAR, MHP eski İl Başkanı Sayın Fevzi KÖSE, siyasi parti temsilcileri, sivil toplum kuruluşları, TEMA, Aydın Ziraat Odaları başkanları, çiftçiler ve çok kalabalık bir vatandaş topluluğu katıldı. Bu toplantı da toplumda yüksek oranda karşılığını buldu.

Bu toplantının en önemli özelliklerinden birisi, ilkelerimizin salonda yer bulması idi. Özellikle ve sıklıkla vurguladığımız gibi, bizler enerji üretimine karşı değiliz. Bu konunun herhangi bir siyasi parti veya ideolojinin emrine girmesini, istismar edilmemesi gerektiğini, seçim malzemesi olarak kullanılmaması gerektiğini altını çizerek vurguladık. Bu nedenden dolayı salonda bulunan hiçbir siyasi parti temsilcisine konuşma izni vermedik

Son olarak AK Parti Aydın Milletvekili Sayın Mehmet ERDEM ile bu konuyu bir telefon görüşmesi ile ele aldık. Sayın ERDEM de konunun siyasi istismar konusu yapılmasından rahatsızdı. Kendisi bizden bazı bilgi ve belgeleri isteyerek danışmanlarının konu üzerinde çalışmaları talimatını verdiğini bildirdi. Ayrıca Gıda Tarım ve Hayvancılık, Çevre ve Şehircilik Bakanlıkları ve ilgili kuruluşların konunun üzerine gitmesi, Aydın’da konuyla ilgili geniş katılımlı bir çalıştay düzenlenmesi fikrini beyan ederek olumlu adımların müjdesini verdi.

Hiçbir şirkete ve enerji imtiyazı sahibi kuruluşa da düşman değiliz. Ülkenin enerji açığını ve bunun ne kadar miyar dolar dövize mal olduğunu da bilmekteyiz. Amacımız üzüm yemek. Hem de kimyasallarla kirlenmemiş üzümleri yemek…

Hiç kimse de jeotermal tesislerin neredeyse tamamının çevre kirliliği yaratmadığını iddia edemez. Tarım alanlarına verilen zararlar artık dayanılamayacak düzeydedir. Jeotermal akışkanların tarım topraklarına verdiği zararlar ortadadır. Büyük Menderes’in en önemli kirleticileri arasında jeotermal enerji üreten santrallerin yer aldığını kimse inkâr edemez. İnsan sağlığına verilen zararların ölçüsü ise ayrı bir araştırma konusudur.

Tek amacımız, yasalar çerçevesinde enerji üretiminin sürdürülmesine katkı sunmak. Ancak temiz içme ve sulama suyu, temiz Büyük Menderes, temiz tarım toprakları, temiz tarım ürünleri ve temiz çevre ile… 




Zeytine hücum sürüyor    20.10.2016


Başlığa bakıp da sakın “Batıda Altına Hücum “ aklınıza gelmesin. Amerika’da altına hücum zenginlik kaynaklarına zenginlik katarken, ülke altın rezervini artırırken bizde “zeytine hücum” ise zeytin alanlarını yok etmeye yönelik.

Dün başladığımız yazı dizisine ani gelişme nedeniyle bir gün ara verip, konu ile ilgisi olup, ancak yazı dizisinin planlamasını bozmadan devam etmeye çalışacağız.

Daha önce de vurguladığımız gibi Aydın ilinde jeotermal alanlar, jeotermal rezervler birinci sınıf tarım arazileri ile çakışmakta. Jeotermal enerji üretimi için gerekli olan birkaç dekar büyüklüğündeki sondaj alanları, imtiyaz sahibi şirketler tarafından çevre üreticilerinden yüksek fiyatlarla satın alınmaktadır.

Tarıma zarar da bu noktada başlamakta. Hepimiz biliyoruz ki Aydın’ın her bir ilçesinde tarla ve bahçe yolları ham yollar olup özellikle ilkbahar aylarından itibaren ilimizin kurak iklimi itibari ile sondaj kuyularına giden araçlar, yollardan toz üretmekte, üretilen bu tozlar da çiçeklerin döllenmesine engel teşkil ettiği gibi, kırmızı örümcek zararlısının artmasına neden olmakta. Mevye ve tarla birkilerinde verim ve kalite kaybı da bu işin diğer yönü.

Jeotermal enerji şirketlerinin üretim öncesi en önemli faaliyetlerinden birisi de enerji santralı inşaatı. Bunun için de en az 90-100 dekar büyüklüğünde araziye ihtiyaç duymaktalar. Aydın’da tarım parsellerinin büyüklükleri oldukça düşük. Miras yolu ile bölünmeler nedeniyle ortalama neredeyse8-10 dekara düşmüş durumda. İmtiyaz sahibi şirketler santral inşaatını gerçekleştirebilmek için en az 10-15 üreticinin sınırdaş olan arazilerini satın almak mecburiyetindeler.

Aydın’ın Büyük Menderes’e bakan kuzey şeridi hem jeotermal enerji alanlarının konuşlandığı bölge hem de yüz yıllardır öncelikle incir ve zeytin yetiştirilen alanlar olagelmiştir.

Jeotermal enerji şirketlerinin pek çoğu için zeytin veya incir olması hiç fark etmiyor. Ne varsa önlerine çıkan dümdüz ediyorlar. Kanun kitaba uymak da yok. Mantıkları ise:

“Nasılsa yasalarda bu tür kanunsuzluklara verilen cezalar, şirket bütçesinde devede tüy kaldığına göre cezayı ödeme konusunda herhangi bir beis görmemekteler.

Aynen belirttiğimiz gibi oldu.

Daha geçen hafta, Jeotermal enerji şirketi Buharkent ‘e bağlı Kızıldere mahallesinde sondaj kuyusu alanı inşa ederken üreticilerin ikisinin tarlasına iş makineleri ile tecavüz ediyorlar. Her iki bahçeden incir ve zeytin ağaçlarını söküp, ağaçları yok ediyorlar. Üreticler ise mağdur durumda. Şirket ise öncelikle oyalama yoluna gidecek. Daha sonra ise cüzi bir miktarda ödeme yaparak konuyu kapatmaya çalışacak.

Dün ise Kızıldere Mahallesi üreticilerinden gelen şikâyet üzerine 2872 sayılı yasanın biz Ziraat Odalarına verdiği yetkiye dayanarak İlçe Tarım Müdürlüğü görevlileri ile belirtilen alana gittik.

Gördüğümüz manzara karşısında ağlamamak mümkün değildi. Jeotermal enerji şirketi daha önce ihtiyaçtan dolayı bir üreticiden satın aldığı yaklaşık 6 dekar büyüklüğündeki zeytin bahçesini kökten kesmişti.3573 sayılı zeytincilik yasasının son cümlesinde yer alan” kesilen zeytin ağaçları Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından müsadere edilir” ibaresi gereğince suçlu duruma düşmemek için şark kurnazlığı yaparak, çevredeki köylülere sanki lütufta bulunuyormuş gibi yakacak olarak hibe ediyor. Olan zeytine oldu. Kuran-ı Kerim’de “üzerine and olsun” diye kutsanan zeytinlerden bir bahçe daha gitti.

İlçe Tarım Müdürlüğü ve Buharkent Ziraat Odası olarak görevimizi yapmaktayız. Sıra diğer kamu ve devlet kurumlarında ve basında…Kimlere görev düştüğünü ve görevlerini yapıp yapmadıklarını da açıklayacağız. 






Son yıllarda her nedense toplum olarak, her konuda ikiye bölündük. Neredeyse salim kafa ile düşünmeyi terk ettik. Bilimsel düşünce bir kenara itildi. Her birimiz birbirimizden daha çok vatanseveriz; ancak vatanseverliğimiz dogmalarımızın, skolâstik düşüncelerimizin altında ezilmekte. Toplumun çıkarlarını ve Türkiye’nin geleceğini düşüncelerimizle ifade ederken önce, ideolojimiz ve siyasi düşüncelerimiz öne çıkmakta, bu iki özelliğimizden hareketle olayları yorumlamakta, kişilerin karnelerini doldurmaktayız.

Her konuda olduğu gibi jeotermal konusunda da peşin hükümler ve ideolojik farklılıklarımız sözümüze, düşüncemize ve yazımıza damgasını vurmakta.

Kimimiz sadece jeotermalin ülke ekonomisine katkısından, enerji açığımızdan, cari açığın zararlarından hareketle zaruri gerekliliğinden yola çıkarak jeotermal enerjiyi savunurken kimimiz de çevreye, tarıma, insan sağlığına verdiği zararlardan dolayı hepten karşı çıkmaktayız.

Orta yolu bulamıyoruz. En büyük neden de Aydın’da jeotermalin ilk tanışıldığı yıl olan 1968’lerden itibaren devlette çevre şuurunun olmayışı;2007 yılında 5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu yürürlüğe girdikten sonra, Aydın ilinin jeotermal enerji üreten veya üretecek şirket ve holdinglere paylaşılması sonrası hızla artan sondaj, boru hattı ve elektrik üretim santrallerinin yükselmesi ve uzaması ile adeta çevre katliamına dönüşen atık salma hovardalığının Aydın çiftçisine ve insanına zarar vermeye başlaması, halkın doğrudan zarar görmesi, günlük hayatının ve özgürlüklerinin jeotermal faaliyetler dolayısıyla kısıtlanması sonucu, jeotermal alanlara sahip her ilçede itirazlar yükselmeye başladı. Bunun da gerçek nedeni jeotermal imtiyaz sahibi şirketlerin neredeyse tamamının çevreye ve insanların yaşama biçimine müdahale etmesidir. 5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu her ne kadar TBMM’den çıkmış olsa da bu yasanın temel unsurlarını oluşturan grubun MTA mühendisleri olduğu ve bu mühendislerin de imtiyaz sahibi olacak şirketler lehine pek çok maddeyi yasa içine sokuşturdukları da bir gerçektir. Daha sonra çıkarılan uygulama yönetmeliği ve bu yönetmeliklerde yapılan değişiklikler de sürekli olarak imtiyaz sahibi şirketler lehine olmuştur. Her türlü hak ve yetkiyle donatılan bu şirketlerin yasanın maddelerini çiğnemeleri halinde uygulanacak müeyyideler komik para cezaları konumundadır. Suç çevreye, insana, tarıma ve gelecek nesillere karşı apaçık bir şekilde işlenirken yanlarına kar kalması artık jeotermal alanlar çevresinde yaşayan halkı isyan noktasına taşımaktadır. Çünkü bu şirketler onların zeytinini ve incirini kesmekte, tarlalarını talan etmekte, hayvanlarını öldürmekte, tarım topraklarını, sulama ve yeraltı sularını kirletmektedir.

Ortada bu kadar yasa ve hak ihlali varken birilerinin bu durumu istismar etmeyeceğini mi düşünüyoruz? Başladı bile. İkinci yanlış ve peşin anlayışa baktığımızda ise düşünce sahiplerinin çevreye duyarlı ancak belli ideolojik saplantılara sahip kişiler olduğunu görmekteyiz. Bu kesim batıdaki hak arayışından farklı olarak, çevre hassasiyetlerini ve doğaseverliği ideolojilerinin oyuncağı ve aracı haline getirmek istemekteler.

Bütün kişi, kurum ,parti ve oluşumların jeotermalin zararları konusuna odaklanması ve sorunun sahibi haline gelmesinden yanayız. Yeter ki niyetimiz halis olsun.

Bu sorun ideolojilerin ve politik düşüncelerin sorunu değil halkın topyekûn sorunudur. 




Jeotermalin Tarihçesi    20.10.2016



Dünkü yazımızda jeotermal gerçeğine çeşitli kesimlerin bakışını, konunun politize edilmesi, bilimsellik dışında ele alınması, sabit düşünce ve dogmaların halka, tarıma ve kısaca geleceğimize vereceği zararları vurgulamaya çalıştık.

Bu yazı dizisinde amacımız okuyucuları aydınlatmak, doğru bilinen yanlışları telafi etmek, konunun taraflarını doğru yönteme çekmek, jeotermal imtiyaz sahibi şirketleri yasalara uygun davranmaya davet etmek, konunun sahibi olan ve yasalarla yetkilendirilmiş kamu kurumlarını görevlerini yapmaya davet etmek, kısacası üzüm yemek. Bağcıyı dövmek değil.

Bu yazı dizimiz bir rapor halinde jeotermalin tüm gerçeklerini bilimsel ortaya koymak, Aydın’a etkilerini belge, resimlerle destekleyerek yanlış ve aşırılıklardan sakınarak tüm olan bitenin halkın ve kamu kurumlarının önüne serilmesini amaçlamaktadır.

Peki, jeotermal dünyada ve bizde nasıl gelişti? Bu işin tarihini ele alalım önce:

Dünyada ilk jeotermal santral Yeni Zelenda Wayraki ‘de 1958 de kurulmuştur.

Aydın vilayet salnameleri özellikle Buharkent kaplıcalarından söz etmekte.

Ülkemizde ilk çağlardan itibaren doğal çıkışlı sıcak sular, insanlar için birer şifa kaynağı olarak kabul edilmiş, bu sıcak su pınarlarının çevresinde hamam, sığınak, barınak, tapınak gibi yapılarve ardından kasabalar oluşturulmaya başlandı.

Aydın iline ait jeotermal kaynaklarla ilgili ilk bilgileri bize M.Ö yüzyılın son yarısında yaşamış olan Amasyalı Strabon vermektedir.

“Karura Phrygia’yla Karia arasında bir sınır meydana getirir. Burası bir köydür. Burada hanlar ve bazıları Maiandros Irmağı’nda bazıları da ırmağın kıyılarında bulunan sıcak su kaynakları vardı.”

Starabon’un bahsettiği bölge Buharkent’in güney doğusunda kalan Tekke, Kabaağaç ve Tırkaz mahalleleri ve bu bölgede bulunan sıcak su kaynaklarıdır.

Bunun dışında Aydın sınırları içinde ilk çağlardan beri Kızıldere (Hilleria), Bozyurt (Nazilli), Ilıcabaşı (Efeler),Elengüllü, Gümüş, Kuşadası’nda olduğu gibi pek çok yerde irili ufaklı sıcak su kaynaklarının varlığı bilinmekteydi.

Bir Osmanlı şehrinin ve kasabasının vazgeçilmez yapılarından olan hamamlarla ilgili olarak da 1530 yılı Tahririnde bazı isimler kaydedilmiştir. Liva genelindeki hamamların verilenlerden ibaret olmadığı bir gerçektir. Kaydedilen 30 hamamdan sadece sekiz hamamın adı zikredilmiştir:

Kurak Bey hamamı, Debbağlar hamamı, Eğri-dere hamamı, Hatun hamamı, Taş-bazar hamamı, Balat hamamı, Lala hamamı(Balat), Hoca-oğlu hamamı.

Evliya Çelebi Aydın’da dört hamamın var olduğunu belirterek bu hamamları över. Bu hamamlardan Yeni hamam, Orta hamam, Hamza Beşe Hamamı’nın adını vermektedir. Bu biilgiler de bize Aydın Güzelhisar’ında jeotermal suların varlığına işaret etmektedir.





Osmanlı Devleti’nin son döneminde kaleme alınan ve basılan Vilayet Salnamelerinde(il yıllıkları) ılıca ve kaplıcaların varlığından söz edildiğini görmekteyiz. Bunlardan Buharkent çevresindeki kaplıcalar da ele alınmaktadır.

Ortakçı Köyünün yaklaşık bir kilometre kadar batısında yer alan işlevsiz kaplıcadır. Salnamede Ortakçı’ya iki saat mesafede olduğu belirtilmişse de yaya olarak en fazla 20 dakika uzaklıktadır. Kabaağaç Kaplıcası bugünkü Çamur Hamamı olarak adlandırılan, bir kaplıca ve fide tesisini besleyen, Kabaağaç mezarlığının birkaç yüz metre doğusunda yer alan doğal sıcak su kaynağıdır. Roma döneminde bu kaynaktan alınan su ile bugünkü Kabaağaç mezarlığının bulunduğu alanda bir Roma Hamamı mevcut idi. Bu hamamın sütunları hala mezarlık içinde ve diğer eklenti ve bölümleri toprak altında bulunmaktadır. Kızıldere Hamamları Salnamede verilen bilgilerden anlaşıldığı gibi halk tarafından oluşturulan iki yapay havuzda banyo yapılırdı. Bu havuzlar Kızıldere Köyünün Armutkırı mevkiinde yer almakta idi. Salnamede Kızıldere Hamamlarının yeri tanımlanırken yönlendirme yanlış anlatılmıştır. Sarayköy’ün garp şimalinde ve Sazak’ın garbında olarak ifade edilmesi gerekirdi.

Ancak Osmanlı döneminde sıcak su kaynakları daha çok Jeotermal yıkanma ve pişirme amaçlı kullanılmıştır.

Elektrik üretimi için ilk çalışmalar Prince Conti tarafından 1904 yılında Larderello (İtalya) ‘da yapılmıştır. Larderello (rezervuar sıcaklığı 200-250ºC olan) sahasındaki ilk ticari amaçlı güç ünitesi;1913 yılında bölgedeki kasabalar tarafından kullanılması için yerel şebekeye 250 KWE enerji vermiştir.

İlk modern jeotermal elektrik Santralı Kuzey Kaliforniya’da The Geyser bölgesinde kuruldu .(12 MWE - 230ºC). Bunlar “Kuru buhar” “dry steam” santrallarıdır.

Türkiye’de jeotermal enerji konusundaki ilk çalışmalar, 1962 yılında Maden Tetkik Arama (MTA) Genel Müdürlüğü tarafından başlatılmıştır. İlk arama sondajı, 1963 yılında, İzmir-Balçova’da açılmış ve 40 m’de 124 C sıcaklığında sıcak su ve buhar bulunmuştur. 1968’de Birleşmiş Milletler Kalkınma Teşkilatı (UNDP) ile yapılan ortak çalışmalarda Kızıldere jeotermal alanı keşfedilmiştir.

Daha sonra ise (242,Aydın-Germencik (232 0 C), Manisa-Salihli-Göbekli 182 0 C, Çanakkale-Tuzla (174 0 C), Aydın-Salâvatlı(172 0 C), Yılmazköy-İmamköy (142 0C), Kütahya-Simav (162 0 C) ve İzmir-Seferihisar (158 0 C), İzmir-Dikili(130 0). Aydın-Umurlu (150 °C), Aydın-Sultanhisar (146 °C), Aydın-Bozköy (143 °C), Aydın-Atça (124 °C) ,Aydın-Pamukören (188 °C), Nazilli-Bozyurt (127°C)  sahaları keşfedilmiştir.

Günümüzde ise bu sahaların dışında Aydın’da Köşk, Gümüşyeniköy, Serçeköy, Moralı gibi birbirinden farklı özellikler gösteren sahalar keşfedilmiştir.

 




Jeotermalin Tarihçesi    20.10.2016



Jeotermalin değerli bir enerji çeşidi olduğu konusunda hemfikiriz. Bu değerli varlığın özenli bir biçimde kullanılması gerekmektedir. Tarih boyunca jeotermalin insanlığa hangi ekonomik sahalarda hizmet ettiğini Sayın Prof. Dr. Mehmet Şener’in “Jeotermal Enerjinin Yeni ve Yenilenebilirliği sürüyor mu?” adlı makalesinden alıntı yaparak sürdürelim.

M.Ö. 10.000 Jeotermal akışkandan Akdeniz Bölgesi'nde çanak, çömlek, cam, tekstil, krem imalatında yararlanılmaktaydı.

M.Ö. 1.500 Romalılar ve Çinliler doğal jeotermal kaynakları banyo, ısınma ve pişirme amaçlı olarak kullanıyorlardı.

630 Japonya'da kaplıca geleneği yaygınlaştı.

1200 Jeotermal enerji ile mekân ve su ısıtması yapılabileceği Avrupalılar tarafından keşfedildi.

1322 Fransa'da köylüler doğal sıcak su ile evlerini ısıtmaya başladı.

1800 Yine Fransa'da yerleşim birimlerinin jeotermal enerji ile ısıtılması yaygınlaştı.

1800 ABD'de kaplıca turizmi hızla yaygınlaşmaya başladı.

1818 İtalya'da yerleşik Fransız ası llı sanayici Francesco Giacomo Larderel ilk defa jeotermal buhar kullanarak borik asit elde etti.

1833 Paolo Savi tarafından İtalya'daki Larderello Bölgesi'nin altındaki jeotermal rezervuarın yayılımı araştırıldı.

1841 Larderello'da yeni teknikler kullanılarak jeotermal kuyularının açılmasına başlandı.

1860 Kaliforniya eyaletinde The Geysers bölgesinde jeotermal kaynağını değerlendirmeye dönük tesisler açıldı.

1870 ABD'de kaplıca ve benzeri yerlere büyük talep doğdu.

1891 Idaho eyaletinin Boise şehrinde (ABD) ilk jeotermal bölgesel ısıtma sistemi uygulaması gerçekleşti.

 

Jeotermal enerjinin kullanım alanlarını incelediğimizde uygarlığın gelişimi ile paralel bir gelişme gösterdiğini, ilk dönemlerde eşya ve kap kaçak yapımında kullanıldığını, uzun yıllar boyunca daha çok şifa amaçlı kaplıca ilke ve gelenekleri içerisinde yararlandırılmasının sürdüğünü görmekteyiz.

Avrupa’da sanayi devrimi sonrası, özellikle 19.yüzyıl sonlarında kimya biliminin oldukça ileri bir mesafe kat etmesi ile jeotermal enerjinin kimyasında yararlanma yoluna gidilmeye başlanmıştır.

Bizde ise bu gelişmelerin bilime ve ekonomiye kazandırılması ise 1970’lerden sonra gerçekleşecektir.

Türkiye’de jeotermalden enerji üretiminin başlaması için ilk kuyu açma çalışmaları için 1970’li,enerji üretimi için ise 1983’lere gelmemiz gerekiyordu. Yüksek miktarlarda enerji üretim faaliyetleri için ise 2000’li yıllara ihtiyaç duymaktaydık.

Yarın yazımıza devam edeceğiz. 




Muharrem Balat'a Cevap    21.10.2016




Aydın Denge Gazetesi'nin 20 Mart 2015 Cuma günü yayınlanan nüshasında yazılarımızın yayınlandığı köşemizin hemen yanında Salavatlı’da Kurulu bulunan MEGE Enerji'nin sahibi Sayın Muharrem Balat, jeotermal enerji ile ilgili bazı açıklamalarda bulunmuş.

Biz de tarımın bir temsilcisi, Jeotermal bir alanda yer alan bir ilçenin Ziraat Odası Başkanı ve Aydın Ziraat Odaları jeotermal Komisyonu Başkanı ve bu alanda Acizane bir kalem kitaba almış ve günü birlik yazılar üreten bir sivil toplum kuruluşu yöneticisi olarak olarak Sayın Balat’ın demeciyle ilgili ekleme, analiz, eleştirme ve konuya bilgi koyma ihtiyacı hissettik.

Aydın’da Ticaret Borsası Salonu'nda eski Valimiz Sayın Kerem Al’ın da katıldığı İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürülüğü'nün hazırladığı bir sunum ve proje toplantısında konu ile ilgili söz almış, diğer bazı jeotermal İmtiyaz sahibi şirketleri eleştirirken, Sayın Batal’ın sahibi olduğu MEGE ENERJİ’nin çevreye duyarlılığı ile ilgili çaba ve özeninden dolayı kendilerini övüp tebrik etmişti. Bu toplantının sonrasında Sayın Balat'la daha önce telefonla görüşmüştük. Daha sonra kendilerini ziyaret edip görüş alışverişinde bulunmak istemişsek de çeşitli nedenlerle bir araya gelemedik.

Yazımıza başlamadan önce belirtmem gerekir ki bu ülkenin petrol ve doğal gaz dışında milli enerji kaynakları kendi kendine yetecek durumdadır. Mutlaka rüzgar, güneş, dalga ve jeotermal enerjiden son katresine kadar yararlanmalıyız. Enerji açığımızın son yılda ülkemizin cari açığına yaklaşık 290 milyar dolarlık bir katkısı olduğunun bilincindeyiz.

Ülkemize ve Aydın’a enerji alanında yatırım yapan her müteşebbisin ve sanayicinin hak ettiği tepki teşekkürden ibaret olmalıdır. Aydınlı olarak onlara minnettarız. Ancak toprağımıza, suyumuza, havamıza ve insanımıza saygı göstermeleri şartı ile. Bu toprakların yer altı kaynaklarından ve devletin bu alanda verdiği trilyonlarca lira destek ve elektrik üretimi karşılığı kazanılan paralara rağmen bu saygısızlık devam ederse karşı çıkarız.

Sayın Balat, en doğru cümle ile demecinin ilk paragrafını oluşturmuş: ”Doğru ve iyi kullanılırsa hem insan, hem de çevre sağlığı açısından hiçbir zararı yok.” İşte biz de bu noktada itirazımızı yükseltiyoruz. Jeotermal imtiyaz sahibi bazı şirketler jeotermal enerjiyi doğru kullanmayarak çevreye ve insana zarar veriyor. Sayın Balat’ın Salavatlı’yı tek örnek olarak ele alması yanlış. Lüten Kızıldere’de 7 gün 24 saat Büyük Menderes’e dejarj yapan 4,7 Mw gücünde kurulu üretim tesisini, Pamukören’de her saniye tonlarca suyu Kayran deresine boşaltan enerji tesisini gözden kaçırmayalım. Germencik Ovası ise içler acısı. Hem atmosferi, hem tarım topraklarını hem de Büyük Menderes’i kirleten dereleri görmemek imkansız. Unutmayalım ki Büyük Menderes’in suları çok büyük oranda tarımsal sulamada kullanılmakta, hatta yaz dönemlerinde zaman zaman Söke'nin sulama ihtiyacının karşılanamadığı dönemler olmaktadır. Büyük Menderes’e boşaltılan her jeotermal akışkan tarım topraklarına boşalmakta; bu topraklarda bor başta olmak üzere, bazı ağır metaller birikmekte; sodyum bikarbonat dolayısıyla SAR oranı artmakta; toprakların Ph’ı yükselmektedir.

Sayın Balat, "İnsanların binlerce yıldır jeotermal sulardan şifa bulduğu”na dikkat çekerek, jeotermal sondaj kuyularından gelen akışkanlarla, doğal çıkışlı mineral sıcak suları aynı kefeye koyarak, doğal olmayan enerji üretim amaçlı jeotermal suları aklamak istemektedir. Öncelikle her iki suyun kimyasal bileşikleri aynı değildir ve analizleri aynı sonucu vermez. Her doğal çıkışlı mineral su şifalıdır da denemez. Jeotermal sondajların derinlerden getirdiği akışkan içindeki insana, hayvanlara, bitkilere, tarım toprakalarına, yer altı sularına ve yer üstü sularına karıştıkları anda ne gibi zararlara yol açacaklarını ilerleyen yazılarımızda yer vereceğiz. Devam edeceğiz. 




Muharrem Balat'a Cevap    21.10.2016



Aydın Denge Gazetesi'nin 20 Mart 2015 Cuma günü yayınlanan nüshasında yazılarımızın yayınlandığı köşemizin hemen yanında Salavatlı’da Kurulu bulunan MEGE Enerji'nin sahibi Sayın Muharrem Balat, jeotermal enerji ile ilgili bazı açıklamalarda bulunmuş.

Biz de tarımın bir temsilcisi, Jeotermal bir alanda yer alan bir ilçenin Ziraat Odası Başkanı ve Aydın Ziraat Odaları jeotermal Komisyonu Başkanı ve bu alanda Acizane bir kalem kitaba almış ve günü birlik yazılar üreten bir sivil toplum kuruluşu yöneticisi olarak olarak Sayın Balat’ın demeciyle ilgili ekleme, analiz, eleştirme ve konuya bilgi koyma ihtiyacı hissettik.

Aydın’da Ticaret Borsası Salonu'nda eski Valimiz Sayın Kerem Al’ın da katıldığı İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürülüğü'nün hazırladığı bir sunum ve proje toplantısında konu ile ilgili söz almış, diğer bazı jeotermal İmtiyaz sahibi şirketleri eleştirirken, Sayın Batal’ın sahibi olduğu MEGE ENERJİ’nin çevreye duyarlılığı ile ilgili çaba ve özeninden dolayı kendilerini övüp tebrik etmişti. Bu toplantının sonrasında Sayın Balat'la daha önce telefonla görüşmüştük. Daha sonra kendilerini ziyaret edip görüş alışverişinde bulunmak istemişsek de çeşitli nedenlerle bir araya gelemedik.

Yazımıza başlamadan önce belirtmem gerekir ki bu ülkenin petrol ve doğal gaz dışında milli enerji kaynakları kendi kendine yetecek durumdadır. Mutlaka rüzgar, güneş, dalga ve jeotermal enerjiden son katresine kadar yararlanmalıyız. Enerji açığımızın son yılda ülkemizin cari açığına yaklaşık 290 milyar dolarlık bir katkısı olduğunun bilincindeyiz.

Ülkemize ve Aydın’a enerji alanında yatırım yapan her müteşebbisin ve sanayicinin hak ettiği tepki teşekkürden ibaret olmalıdır. Aydınlı olarak onlara minnettarız. Ancak toprağımıza, suyumuza, havamıza ve insanımıza saygı göstermeleri şartı ile. Bu toprakların yer altı kaynaklarından ve devletin bu alanda verdiği trilyonlarca lira destek ve elektrik üretimi karşılığı kazanılan paralara rağmen bu saygısızlık devam ederse karşı çıkarız.

Sayın Balat, en doğru cümle ile demecinin ilk paragrafını oluşturmuş: ”Doğru ve iyi kullanılırsa hem insan, hem de çevre sağlığı açısından hiçbir zararı yok.” İşte biz de bu noktada itirazımızı yükseltiyoruz. Jeotermal imtiyaz sahibi bazı şirketler jeotermal enerjiyi doğru kullanmayarak çevreye ve insana zarar veriyor. Sayın Balat’ın Salavatlı’yı tek örnek olarak ele alması yanlış. Lüten Kızıldere’de 7 gün 24 saat Büyük Menderes’e dejarj yapan 4,7 Mw gücünde kurulu üretim tesisini, Pamukören’de her saniye tonlarca suyu Kayran deresine boşaltan enerji tesisini gözden kaçırmayalım. Germencik Ovası ise içler acısı. Hem atmosferi, hem tarım topraklarını hem de Büyük Menderes’i kirleten dereleri görmemek imkansız. Unutmayalım ki Büyük Menderes’in suları çok büyük oranda tarımsal sulamada kullanılmakta, hatta yaz dönemlerinde zaman zaman Söke'nin sulama ihtiyacının karşılanamadığı dönemler olmaktadır. Büyük Menderes’e boşaltılan her jeotermal akışkan tarım topraklarına boşalmakta; bu topraklarda bor başta olmak üzere, bazı ağır metaller birikmekte; sodyum bikarbonat dolayısıyla SAR oranı artmakta; toprakların Ph’ı yükselmektedir.

Sayın Balat, "İnsanların binlerce yıldır jeotermal sulardan şifa bulduğu”na dikkat çekerek, jeotermal sondaj kuyularından gelen akışkanlarla, doğal çıkışlı mineral sıcak suları aynı kefeye koyarak, doğal olmayan enerji üretim amaçlı jeotermal suları aklamak istemektedir. Öncelikle her iki suyun kimyasal bileşikleri aynı değildir ve analizleri aynı sonucu vermez. Her doğal çıkışlı mineral su şifalıdır da denemez. Jeotermal sondajların derinlerden getirdiği akışkan içindeki insana, hayvanlara, bitkilere, tarım toprakalarına, yer altı sularına ve yer üstü sularına karıştıkları anda ne gibi zararlara yol açacaklarını ilerleyen yazılarımızda yer vereceğiz. Devam edeceğiz. 




Muharrem Balat'a Cevap    21.10.2016




Aydın Denge gazetesinin 20 Mart 2015 Cuma günü asılan nüshasında yazılarımızın yayınlandığı köşemizin hemen yanında Salavatlı’da Kurulu bulunan MEGE Enerji'nin sahibi Sayın Muharrem Balat, jeotermal enerji ile ilgili bazı açıklamalarda bulunmuştu. Sayın Batal’ın açıklamaları ile ilgili olarak cevabi yazımıza devam ediyoruz.

Sayın Balat jeotermalin insanları kanser etmediğini iddia etmektedir. İnsanları kanser eden jeotermal değil jeotermal enerjinin yanlış kullanımı, uygulaması, jeotermal akışkanlar içerisinde bileşiklerinde yer alan bazı elementlerdir.

Radon ve arseniğin insanlarda doğrudan kansere yol açtığı tıp literatürünün artık tartışmadığı ve kesin olarak kanser yaptığı kanıtlanan iki elementtir. Geçen yazımızda hangi element veya bileşiğin insan sağlığına hangi rahatsızlık ve hastalıklara yol açtığını kısaca açıkladık. Bu alanda Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim üyesi Sayın Sevgi Güneş Tokgöz’ün, Çevre Mühendisleri Odası İzmir şubesinden yayınlanan “Jeotermal Enerji ve Çevre” adlı eseri bir başvuru kaynağıdır.

Sayın Balat, jeotermal enerjiyi diğer enerji çeşitleri ile kıyaslayarak “daha temiz ve insan sağlığına daha zararsız” olarak ilan etmektedir. Bu düşünceye katılmıyorum. Temiz enerji içeriğinde 2 kanserojen madde ve insan sağlığına zararlı onlarca metal, ametal, maden, bileşik ve element içermez. Sayın Batal nükleer enerji ile karşılaştırıp, ona göre daha temiz derken de hatalı söz söylemektedir. Çünkü jeotermal enerji içinde bulunan radon gazı, jeotermal rezervuar içerisinde yer alan fosfat kayalarından üreyen uranyumun önce radyuma sonra da radon 222 ye dönüşmesi ile oluşmaktadır. Esasta hem nükleer enerjinin hem de jeotermal enerjinin içinde değişime uğramış uranyum bulunmaktadır.

Jeotermal enerjinin insan sağlığına etkilerini işledikten sonra çevreye zararlarına gelelim. Önce üç somut örnekten yola çıkarak. Birincisi Alaşehir Alkan köyü Muratlar mevkiiinde mühendislik hatası sonucu patlayan jeotermal sondaj kuyusu kontrol altına alınamamış, art arda yeni patlamalar meydana gelmiştir. Haftalarca süren kontrolsüz patlamalar sonucu binlerce dekar bağ arazisi yoğun krom tabakası altında kalarak tarım yapılamaz hale gelmiştir. Bu çevrede yüzlerce dekar bağ kurumuş, üreticiler, yaprak toplamak, sulama yapmak, zirai ilaçlama faaliyetlerini gerçekleştirmek amacı ile bağlarına gidememişlerdir. Bugün o patlayan jeotermal kuyulardan birisi hala etkin yanardağ bacası gibi tütmektedir.

İkincisi Sarayköy’e karşı Tekke mahallesinde birinci sınıf araziler ortasında yer alan jeotermal kuyusu da aynı nedenle, mühendislik hatasıyla, öngörüsüzlükten dolayı patlamış, nar hasadı yapılan, yonca yetiştirilen ve mısır üretilen tarla ve bahçeler yoğun bir şekilde jeotermal buhara maruz kaldığı gibi Büyük Menderes de jeotermal akışkanlarla kirletilmiştir. Buralarda üretilen gıda ve yem bitkilerini hayvanlar ve insanlar tüketmiştir Sayın Batal.

Üçüncüsü ise geçtiğimiz aylarda Pamukören sahasında, Kuyucak’a bağlı Çobanisa Mahallesi’nde yine birinci sınıf tarım arazileri ortasında patlayan sondaj kuyusu yine çevre kirliliğine neden olmuştur.

Jeotermal kirlilik ve çere zararları o kadar ileri gitmiştir ki artık bıçak halkın gırtlağına dayanmıştır. Daha dün Germencik’te yüzlerce çevre sakini ve sivil toplum kuruluşu jeotermal enerjinin çevre zararlarına karşı bir yürüyüş düzenlemişlerdir. İnsan ve çevre sağlığının önemini haykırmışlardır.

Bu ilktir ve eminim son olmayacaktır. Aydın’da çevreyi kirleten, tarıma zarar veren ve halkın sağlığı ile oynayan jeotermal imtiyaz sahibi şirketler yasalara uymadıkça hayat hakkı bulamayacaklardır.




Gürşat Kale’ye cevap    08.12.2016


İncirliova belediye Başkanı Sayın Gürşat Kale’nin, Yeni Ufuk gazetesinin 23 Nisan 2015 tarihli nüshasında jeotermal ile ilgili bir mesajını okuduk.

Sayın Kale, jeotermal enerjiyi” dünyanın en temiz ve yenilenebilir enerjisi “ olarak nitelemiş.

Bu konuda itirazımız olacak. Birincisi temiz enerji olabilmesi için jeotermal akışkanların bileşiğinde insan, hayvan, bitki ve kısaca tüm çevreye, doğaya zarar vermeyen kimyasal maddeler içermemesi gerekir. Jeotermal akışkanlar içerisinde karbondioksit, sülfür bileşikleri, radon, arsenik, civa, bor, lityum, amonyum, klorür, nitrat, nitrat, hidrofosfat, bikarbonat gibi insana ve çevreye doğrudan veya dolaylı zarar veren pek çok kimyasalın bulunması jeotermali enerjiyi temiz enerji olma vasfından çıkarmaktadır.

Peki diğer ülkelerde jeotermal değerlendirilmiyor mu? Elbette bu zenginlik milli ekonomilere büyük katkı yapmaktadır. Ancak bizde, bizim iş adamlarımızın ve jeotermal sahalara yatırım yapan müteşebbislerin birinci öncelikle çok ama çok fazla para kazanmak olduğu için ne çevrenin, ne insanın ne tarımın ne de bu güzelim doğanın bir anlam ve değer ifade ettiğini söylemek çok zordur.

Bu işin üstüne üstlük maden ve enerji lobisinin etki alanlarının genişliğini ve gücünü de düşünürsek yasa dışı adımları atmaktan hiç geri durmamaktadırlar. Nasılsa onları denetleyecek bir güç de mevcut değil.5686 Sayılı yasa zaten onların lehine çıkarılmış bir yasa metni.

Herkes gibi biz de jeotermalin ve jeotermal akışkanların son damlasına kadar değerlendirilmesinden yanayız. Ancak yasalara uymak şartıyla ve israf etmeden. Bu ülke, milli kaynaklarını şu anda jeotermal imtiyaz sahibi pek çok şirketin yaptığı gibi hovardaca harcayacak kadar zengin değildir.

Sayın Kale jeotermal kaynakların kullanımı konusunda ve herkesin bu kaynaklardan pay alması dilek ve temennisinde bulunmakta. Bu hepimizin özlemi. Ancak değişmesini ısrarla savunduğumuz bu yasa tüm inisiyatifi jeotermal imtiyaz sahibi şirketlere bırakmaktadır. İstedikleri alana istedikleri yatırımı yapmakta tamamen serbesttirler. Onları zorlayacak ve bu milli serveti sorumsuzca harcamalarına engel olacak ne bir yasa maddesi ne de bir müeyyide mevcut değildir.

Jeotermal enerji Sayın Kale’nin belirttiği gibi şehir ısıtmasında kullanılabildiği, hava kirliliğini önlemede önemli bir unsur olarak karşımızda dururken, bunun dışında soğutma, ağır su eldesi, kereste balık vs. kurutması, alüminyum elde etmek, çiftlik ürünlerinin kurutulması, şeker endüstrisi, tuz elde etmek, çimento kurutması, yosun, et, balık, sebze kurutması, sera ısıtması, kümes ve ahır ısıtması, mantar yetiştirme, sağlık tesisleri, yüzme havuzları, fermantasyon, damıtma, balık çiftlikleri gibi pek çok alanda kullanılabilir.

Ancak jeotermal imtiyaz sahibi şirketler birkaç istisna dışında sadece enerji üretimine yatırım yapmaktadırlar. Bunun da birkaç nedeni bulunmakta. Öncelikle bu sektöre devlet teşvikleri çok yüksektir.100 Mw enerji üreten bir santralı inşa eden yatırımcı bugün neredeyse 300 milyon TL’ye kadar teşvik almaktadır. Ürettikleri enerjinin alıcısı hazırdır. Bu sektör yoğun istihdam gerektirmez ve personel giderleri çok düşüktür.üretim esnasında net karları neredeyse % 95’leri bulmaktadır.

Sayın Kale, bizler bu zenginliğin halkın hizmetine sunulması ve ekonomiye daha fazla katkı yapması için yıllardır mücadele etmekteyiz. Ancak jeotermal imtiyaz sahibi şirketleri ürettikleri elektriği enterkonnekte sisteme doğrudan aktardıkları için yerel halkla temasları çok az olmakta yerel halktan neredeyse sıfır derecesinde çalışanı istihdam etmekteler.




Gürşat Kale’ye cevap    08.12.2016

Jeotermal imtiyaz sahibi şirketler Sayın Kale’nin dileği doğrultusunda tarım, turizm, şehir ısıtması gibi enerji üretimi dışında kalan alanlara yatırım yapmaktan kaçınmaktadırlar. Çünkü bu alanların karı enerji üretimine göre çok düşüktür.

Elimizdeki son rakamlara göre 85 belediyenin oluşturduğu “Jeotermal Belediyeler Birliği” bu zenginlikten yararlanmak için çalışmalar yapmaktalar. Ancak adı geçen belediyelerin pek çoğu doğal çıkışlı sıcak sulardan yararlanırken, açtıkları sondaj kuyularında ve üretim esnasında büyük oranda çevreye saygılarını göstermekteler. Zaten doğal çıkışlı sıcak suların çevre zararları Aydın’daki jeotermal alanların zararları karşısında devede kulak bile kalmamaktadır.

5686 sayılı yasanın içeriğini bilmeyen pek çok belediye Sayın Kale’nin buyurduğu gibi jeotermal enerjiden her alanda yararlanmak istemektedir. Belediyeler jeotermal enerjiden yararlanamadıkları gibi jeotermalin kirliliğine en çok maruz kalan kurumlar durumundadırlar.

Bugün Pamukören’in ana caddelerinden jeotermal buharlar tütmekte. Hıdırbeyli kasabasının tam ortasından-yasal olarak yasak olmasına rağmen-deşarj borusu yatırılmış durumda.

Pek çok belediye başkanımız ses, tarım toprağı, yer altı ve yer üstü sularının kirlenmesi ve özellikle insan sağlığı konusunda duyarsız kalmaktalar.

Sayın Kale ifade etmekte zorlandığımız en önemli konu Aydın ilinin Kızıldere’den Ortaklar’a kadar uzanan kuzey şeridinde en büyük potansiyel ve mevcut tehlike jeotermal enerjinin çevreye ve insana verdiği zarardır. Bu konuda yapılan bilimsel çalışmalara bir daha göz atmanızı salık veririz.

Bu konuda bütün kesimlerin davet edildiği pek çok toplantı yapıldı. Sadece kimler katılmadı biliyor musunuz? Jeotermal İmtiyaz sahibi şirketler ve belediye başkanları. Sadece Germencik’te verdiğimiz konferansa katılan Sayın Özlem Çerçioğlu ve Sayın Ümmet Akın’ı istisna tutuyorum.

Sayın Kale boşuna heveslenmeyin

Sayın Kale siz petrol mühendisisiniz. Jeotermal konusunda pek çok kişiden daha bilgili olmalısınız. Ancak “jeotermal kanser yapıyor lafı çok havada bir ifadedir”  şeklinde bir cümle sarf etmişsiniz.

    Bölgemizdeki jeotermal akışkanlarda arsenik miktarı ortalama olarak litrede 0,75 mg’dır.

Bölgemizdeki jeotermal akışkanlarda radon miktarı ortalama 200-275 Pc i’dir.

Lütfen bu miktarların neye karşılık geldiğini araştırın; sonra jeotermal kanser yapmaz fikrini savunun.

Ben bilimsel tüm kanıtları ortaya koymaya hazırım.Varsa kanıtınız siz de aksini ortaya koyun.Yoksa bu konuda havada kalan,değersiz ve bilimsellikten uzak fikirleri ileri sürmeyin.

Jeotermal sistemler bugün Aydın’ın pek çok sahasında bu haliyle işletilmeye devam ettiği müddetçe pek çok ama akla gelmeyecek kadar yüksek sayıda pek çok kişi bal gibi kansere yakalanacaktır

Size iki soru sorup yazıma son vereceğim:

1-jeotermal akışkanların bileşiğinde hidroarsenat  (arsenik ) ve radon gazı olmadığını ileri sürebilecek bir jeolog, hidrolog (subilimci) ve maden mühendisi var mıdır?

2-Radon ve arseniğin insanda kansere yol açmadığını iddia edecek bir tıp insanı veya onkolog mevcutsa lütfen söyleyin biz de aydınlanalım.




2009 Yılında Tarım    21.09.2016

     
        2009 YILININ TARIM  AÇISINDAN DEĞERLENDİRMESİ
 2009 yılı her bakımdan olduğu gibi tarım açısından da küçülmenin yaşandığı bir yıl olmuştur.   2009 yılı ithalatı 140 milyar dolar civarında gezerken ihracatımız ise ancak 100 milyar doları aşmıştır. Tarımın ihracattaki payı ise %3 ün az altında kalmıştır. Bu da rakamsal olarak 2,8–3 milyar dolara tekabül eder ki son derece yetersizdir.  Ülkemiz işsiz sayısındaki artış ise korkunç rakamlara ulaşmıştır.2006 yılında tarımda istihdam edilen kişi sayısı 5 713 000 kişi iken bu rakam 2009 da 4 600 000 kişiye düşmüştür. Bu da tarım ürünleri getirisinin istihdama yansımasıdır.   Tarım ürünleri satış fiyatlarının düşük seyretmesi girdilerin genelde enflasyon üzerinde fiyatlanması pek çok girdi de olduğu gibi gübre kullanımını asgariye çekmiştir.2003 yılında Ege Bölgesinde toplam kimyevi gübre satışı 300 bin ton/yıl olurken bu rakam 2009 da 100 bin tonun altına düşmüştür. Çünkü üreticinin gübre alacak takati kalmamıştır.  2009 yılı Ege, Aydın ve ilçemiz Buharkent çiftçisi açısından yüz güldürecek bir tarım sezonu olmamıştır.    Süt üreticisi yılın ilk yarısında çiğ süt fiyatlarının0,50 TL ve altında gerçekleşmesi ile ineğini kesime göndermiş, piyasadaki arz –talep dengesinin bozulması ile çiğ süt fiyatları 0,84 Tl ye kadar yükselmesine rağmen bu fiyatlarda uzun süre kalması dahi geçmiş yılların zararını telafi etmeyecektir.   Kırmızı et fiyatlarının 2007,2008 de çok düşük seyretmesi ile etlik küçük ve büyükbaş üretim kapasitelerinin azalması neticesinde Aralık ayında kesimler13–14 TL//Kg a yükselmiş perakende kuşbaşı ve kıyma fiyatları 22-25 TL olmuştur. Bu perakende fiyatlar tüketicinin alım gücünün üzerindedir.    Et ve süt üreticisinin hayvanlarını elden çıkarması neticesinde,,tüketimin düşmesiyle yonca,mısır hak ettiği fiyata ulaşamamıştır.    Pamuk fiyatlarının desteklemeler hariç 6,25,-7,40Tl aralığında gerçekleşmesi masraflarını karşılamadığı anlamında olup, ekim alanlarının yok olmuş derecesinde daralması, Türk çiftçisinin, her türlü destekten yararlanan Yunan ve ABD çiftçisine ezdirilmesi sonucunu doğurmuştur.    Zeytinin yok yılı olmasına rağmen, rekoltenin az üzerinde gerçekleşmesi bahane edilerek tüccar tarafından fiyatlar kırılmış ortalama fiyat 0,80 T l olarak gerçekleşmiştir.Zeytin yağı fiyatlarının şu anda 3,5-4 TL olarak işlem görmesi yağlık zeytinin fiyatının 0,40 gibi değer bulduğunu gösteriyor.  İncir son yılların en kötü sezonunu yaşadı.”İlk ihracat tarihi “saçmalığı incir üreticisinin hak ettiği fiyata kavuşmasını gene engelledi. TARİŞ İncir Birliği’nin orta halli bir tüccar seviyesine düşürülmesi, Pamuk Birliği’nin içine düşürüldüğü zor durum 2009 da aklımızda kalan acı anılardan. İncir Birliği’nin hala üreticiye ödemelerini tamamlamamış olması en büyük ayıp. TARİŞ eski itibarını geri kazanmalıdır. Bu da gerçek anlamda üreticiden yana olmak ve gerçek anlamda kooperatifçilik yapmaktan geçer.Hükümetin ise çiftçi ve köylüye karşı vurdumduymazlığı ise tam bir facia. Türk çiftçisinin kaybettiklerini 3,25 Tl/dekardaki mazot ,4,25 Tl gübre ,dekarda 50-300 Tl arasındaki sertifikalı fidan desteği geri kazandırmayacaktır.

   Türk tarımı bir paket halinde yeniden ele alınmalı, girdi ve ürün satış fiyatları gerçek olarak rakamlaştırıldıktan sonra, yapısal değişikliklerle planlamalarla Türk tarımı düştüğü çukurdan çıkarılmalıdır.

06.01.2009                  




İncir Fiyatları    21.09.2016


BUHARKENT ZİRAAT ODASI BAŞKANI NAİM ÖZDAMAR’IN İNCİR FİYATLARI İLE İLGİLİ YAZILI BASIN AÇIKLAMASI

2009 yılı incir hasat döneminde yaş incir devresini geride bırakarak kuru incir hasadının ortalarına gelmiş bulunmaktayız.
Yaş ve kuru incir tüccarları hemen sezon başında, kurak geçen 2007–2008 yıllarını 2009 yılı ile kıyaslayarak rekolteyi 70-80 bin ton ilan etmişlerdir. Ancak rekolte 55 bin ton gerçekleşmesine rağmen 3 TL den açılan taze incir piyasası haftasında 1 TL ye 12. günde ise 50–60 Kr. Seviyesine inmiştir. Taze incir fiyatları 60–70 Kr ortalaması ile satılmıştır.
Odamızca tespit edilen 2009 yılı incir maliyet fiyatı 2,15 TL dir.
Kuru incir fiyatının belirlenmesinde maliyet artı çiftçi kârından oluşan “referans fiyat “ tespit edilmelidir.
Kuru incir alımları başlamasına rağmen daha haftasında pek çok tüccar incir alımında isteksiz davranmakta çiftçiyi kapısından geri çevirmektedir.26 Ağustos 2009 tarihi itibari ile kuru incir fiyatları 2–2,5 TL seviyesinde olup bu fiyatlar maliyetin altındadır. Bu fiyatlar incir üreticisinin alnının terini karşılamadığı gibi hali hazırda zarara sokmaktadır.

  • İncirin kazandıran bir tarım ürünü olabilmesi için aşağıdaki tedbirleri elzem görmekteyiz. Tarım havzaları uygulamasına geçen hükümet ve tarım bakanlığı KIYI EGE ve GEDİZ havzalarında inciri teşvik kapsamına almalıdır.
  • Tarım Bakanlığı bazı AB ülkelerinde olduğu gibi inciri kollanması gerekli tarım ürünü kategorisine almalıdır.
  • TARİŞ İncir Birliği TARİŞ gibi davranarak ortağının lehine alım politikası izlemelidir.
  • TARİŞ sezon eskiden olduğu gibi “avans fiyat” açıklamalıdır.
  • TARİŞ hükümetle konuyu enine boyuna irdeleyip kuru incirin değerini bulabilmesi için gerekli kredi, girişimlerini yapmalıdır.
  • Kuru incir fiyatlarının bu şekilde kırılması halinde, TARİŞ referans fiyat (3,5 TL) üzerinde alım yapacağını açıklamalıdır.
  • İlk ürün yükleme tarihi için 26 Eylül den bahsedilmektedir. Olası gecikmeler dikkate alınarak hedef yükleme tarihi daha erken tespit edilmeliydi. Şu anda önemli olan bu tarihte yüklemenin yapılması. Yüklemede gecikme olmamalıdır. Bu konuda Dış Ticaret Müsteşarlığı, TARİŞ, Ege Kuru Meyve İhracatçıları Birliği üzerlerine düşeni yapmalıdır.

Çiftçimiz paniğe kapılmamalıdır. Gerektiğinde topluca en az 15 gün tüccara incir vermemeliyiz. Bizi sıkıştıran borçlarımızı 15 gün süre ile ertelemeliyiz.
Çiftçimizin birlikte hareketi incir fiyatlarında hareketlendirecektir.

 

  







 

Bu sezonda taze incirin kalitesi ve kalibresi geçmiş yıllara  göre  daha iyi olmasına,albenisi daha güzel olmasına rağmen 3,5 TL den açılan taze incir piyasası haftasında 1 TL ye 12. günde ise 60-70 Kr. Seviyesine inmiştir.  Bölgemizdeki dört alım merkezinde bugünTaze incir fiyatları 60–70 Kr ortalaması ile satılmaktadır.
Odamızca tespit edilen 2010 yılı incir in kilogram başına maliyeti bölgemizde maliyet fiyatı 2,60  TL olarak tesbit edilmiştir.Bu fiyatların altında gerçekleşecek satış fiyatları üreticimize zarar yazacaktır.    Beş on gün içerisinde kuru incir üretimi başlayacaktır.      
Kuru incir fiyatının belirlenmesinde maliyet artı çiftçi kârından oluşan “referans fiyat “ tespit edilmelidir.
Kuru incir alımları başlayacak olmasına rağmen daha haftasında pek çok tüccar incir alımında isteksiz davranmakta tadır

  • Tarım havzaları uygulamasına geçen hükümet ve tarım bakanlığı KIYI EGE ve GEDİZ havzalarında inciri teşvik kapsamına almalıdır.
  • Tarım Bakanlığı bazı AB ülkelerinde olduğu gibi inciri kollanması gerekli tarım ürünü kategorisine almalıdır.
  • TARİŞ İncir Birliği TARİŞ gibi davranarak ortağının lehine alım politikası izlemelidir.
  • TARİŞ sezon eskiden olduğu gibi “avans fiyat” açıklamalıdır.
  • TARİŞ hükümetle konuyu enine boyuna irdeleyip kuru incirin değerini bulabilmesi için gerekli kredi, girişimlerini yapmalıdır.
  • Kuru incir fiyatlarının bu şekilde kırılması halinde, TARİŞ referans fiyat (3,5 TL) üzerinde alım yapacağını açıklamalıdır.
  • İlk ürün yükleme tarihi  denen ,başka hiç bir üründe görülmeyen bu ucubenin derhal kaldırılmasının talep ediyoruz..Bu konuda Dış Ticaret Müsteşarlığı, TARİŞ, Ege Kuru Meyve İhracatçıları Birliği üzerlerine düşeni yapmalıdır.

sezond

a

Çiftçimiz paniğe kapılmamalıdır.Bu yıl kuru incir in fiyatlını bulacağından eminiz.. İnciri elden çıkarmak için acele etmeye gerek görmüyoruz.Yeter ki gerekli depolama şartlarını yerine getirelim.Çiftçimizin birlikte hareketi incir fiyatlarında hareketlendirecektir

 





2010 YILINDA TÜRK TARIMININ HALİ

2010 yılını Türkiye tarımı, Aydın çiftçisi ve Buharkent üreticileri açısından baktığımızda hiç te hoş olmayan manzaralarla karşı karşıya kaldığımızı görmekteyiz.

 Hükümetin tarıma bakışında herhangi bir köklü değişiklik olamamıştır. Katma değeri yüksek ürünleri üreten Türk çiftçisi yarattığı katma değerin çok küçük oranlarında desteklemelerden yararlanabilmiştir. Yapılan desteklemeler “lütuf” olarak görülmeye devam etmiştir.

   İNCİR:2010 yılı içinde Aydın çiftçisi olarak en büyük darbeyi  incir üretiminden gördük.Sezon itibariyle incir kalitesindeki yetersizlik ve incir tüccarlarının alım isteksizliği elde 10 bin ton üzerinde incirin kalmasına neden olduğu gibi üretici inciri ancak maliyetinin % 60 fiyatıyla satabilmiştir.Dekar başına incire  destek,elde kalan bozuk incirin alkol sanayiiinde değerlendirilmesi ,üeticinin zararının telafi edilmesi istekleri ne hükumetçe ,ne Tarım bakanlığınca ne de Dış Ticaret Müsteşarlığınca dikkate alınmadığı gibi herhangi bir telafi edici tedbir de alınmamıştır.TARİŞ incir birliği ise asli görevini yerine getirememiş,fiyat dengeleyici kurum olmaktan çıkmıştır.Ortağından aldığı incir miktarı da bunun tesbitidir.2,10 TL fiyat ortalaması  ortalaması incirin düştüğü durumu açıklamaya yetmektedir.

PAMUK:1999 yılına kadar pamuk ihraç eden ülkemiz 2010 yılına yaklaştıkça fiyatların kasıtlı olarak AB baskılarıyla aşağı çekilmesi üzerine, pamuk ekim alanları daralmış,2008–2009 sezonunda 400 bin ton lifli pamuk üretimi ile Türkiye, dünya üretiminden ancak%1,7 lik bir pay alabilmiştir.

  2010 yılında dünya pamuk rekoltesinin dramatik bir şekilde düşmesi, pamuk fiyatlarını üreticinin istediği fiyat aralığına yaklaştırmış iken tüccar oyunları ile fiyatlar aşağı çekilmek istenmektedir. Bu fiyatlar üreticinin sekiz yıllık zararını karşılamaya yetmemektedir.2011 yılında pamuğun katma değeri ve türk sanayinin ihtiyacı dikkate alınarak pamuk üreticisi desteklenmelidir.

  ZEYTİN: Son dört yılda zeytin ve zeytinyağı fiyatlarının yerinde sayması ve zaman zaman da gerilemesi, son dört sezonda “var yılının “ yaşanmaması zeytin üreticisini canından bezdirmiştir.Zeytinyağına verilen desteğin benzeri zeytine de verilmelidir.0,80-2,15 aralığındaki zeytin fiyatları ile 2,20-5,20 aralığındaki zeytinyağı fiyatları ile üreticinin üretimini sürdürmesi beklenmemelidir.

SÜT:2009 Yılında 35-42 kuruştan oluşturulan süt piyasası yaklaşık 3 milyon ineğin kesime gitmesinden sonra süt fiyatlarının 65-72 kuruş aralığına çıkması süt sanayicisinin süt üreticisi aleyhine tavır almasına neden olmuştur.Süt üreticisine verilen destekler hala yetersizdir.ULUSAL SÜT KONSEYİ’nin üretici aleyhine ve sanayici lehine takındığı politikalar sindirilmelidir.

ET: Ülkedeki kesimlik hayvan sayısı hakkında dahi her hangi bir tutarlı bilgisi olmayan Tarım Bakanlığı 2010 yılında yanlış politikaları ile et fiyatlarını vurguncuların insafına bırakmış ,gene yanlış politikalarla et ithaline karar vererek geçici fiyat düşüşleri ile durumu idare etmeye çalışmış ise de sonuçta ne üretim artmış ne de et fiyatları düşmüştür.Kaba yem(ot) fiyatlarının neredeyse dünya ortalamasının iki katı iken angus gibi günde neredeyse bir traktör romörkü ot yiyen inek cinsi damızlık olarak ithal edilmiştir.

  YAŞ SEBZE –MEYVE: Desteklemeden mahrum bırakılan yaş sebze ve meyvede ihracat sıkıntısı devam etmektedir. Yeni Hal yasası ise üreticiye kazanç sağlamamaktadır.

    Havza bazlı tarım desteklemeleri tekrar gözden geçirilmeli,Ziraat Odaları ve Ziraat Mühendisleri odalarının görüşleri alınmadan Ankara’da oluşturulan bu sistem yeniden ele alınarak gerçekçi bir çizgiye oturtulmalıdır.

 

2010 Yılı tarım açısından gene kayıp bir yıl olarak kayıtlara geçmiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye ekonomisinin yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 5,5 büyüdüğünü açıkladı. 9 aylık dönemde ise büyüme yüzde 8,9 olarak hesaplandı.    Ancak aynı dönem içerisinde,2010 yılının üçüncü çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre tarım, avcılık ve ormancılık sektöründe yüzde 0,8,lik bir büyüme gerçekleşmiştir ki be gerçekte tarım sektörünün diğer sektörler karşısında gerilediğini ifade etmektedir.

 

   Buharkent Ziraat Odası olarak 2011 yılının Türk Milletine, Türk tarımına hayırlı olmasını dilerken tüm üreticilerimizin yeni yılını kutluyorum.

 

 




0 Yorum - Yorum Yaz
Hava Durumu
Anlık
Yarın
14° 29° 12°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.65693.6716
Euro4.31894.3362
VİDEOLAR
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam25
Toplam Ziyaret134322